KES YAPIŞTIR ERGENEKON

Ankara Cumhuriyet Savcılığı, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü iddiasıyla başlayan soruşturmayı Adli Tıp Kurumu’nun aksi yöndeki raporuna rağmen sürdürüyor. Soruşturmayı yürüten Savcı Kemal Çetin, Özal’ı iddia olunan Ergenekon Örgütü’nün öldürdüğü kanaatinde. Bu nedenle Ergenekon davası sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’ün ifadesini Çapa Tıp Fakültesi’ndeki hasta yatağında talimatla alan Savcı, davanın diğer sanığı emekli Orgeneral Hurşit Tolon’un da ifadesine başvuracak. Savcılığın Özal’ın zehirlendiğine ilişkin iddialarının kaynağı ise Zirve davası tanığı İlker Çınar ve Ergenekon davası gizli tanığı Selçuk’un açıklamaları.

TEDBİRSİZLİK ERGENEKON’A BAĞLANDI

Savcı Kemal Çetin’in sanıklara sorduğu sorularda Özal’ın ölümüne ilişkin kesin ifadeler kullanması dikkat çekiyor. Savcılığın hazırladığı sorularda Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde sağlık konusundaki tedbirsizlik dahi Ergenekon komplosu olarak ele anlıyor. Savcı Çetin’in bu konudaki iddiasına kaynak olan anlatımları şöyle: “Merhum Özal’In vefatından önce 9 Şubat 1987 tarihinde by-pass, 5 Aralık 1987 tarihinde virektomi, 2 Mayıs1992 tarihinde prostat ameliyatları geçirmiş olması nedeniyle sağlık durumunun hassas olmasına rağmen, Köşk’te geçirmiş olduğu rahatsızlık sırasında, müdahale edecek herhangi bir doktor bulunamamıştır. Ülkenin Cumhurbaşkanı içerisinde basit bir sedye dışında hiçbir donanımı olmayan 1967 model daha önceden Cevdet Sunay’a hibe edilen, ancak ceset taşınabilecek nitelikte olan, yanında müdahale edecek hiçbir doktor ve hemşire olmadan koruma ve başyaverinin bulunduğu araçla Hacettepe Üniversitesi Acil Polikliniği’ne nakledilmiştir. Taşınma esnasında önce GATA’ya gidileceği yönünde yola çıkılmış ve GATA’da hazırlık yapılması istenmiş, yolda ise durumun acil olduğu gerekçesiyle Hacettepe Tıp Fakültesi’ne dönülmüş, ancak alınan ifadelerden anlaşıldığı üzere oraya da Cumhurbaşkanı’nın hasta olduğu bilgisi verilmediğinden hastanedeki personel Cumhurbaşkanı’nın denetleme için geldiği düşüncesiyle hazırlık yapmış, ilk önce protokol girişinin bulunduğu Çocuk Acil kapısına götürülmüş, orada Cumhurbaşkanı’nın rahatsız olduğu söylenince Ana Acil Polikliniği’ne yönlendirilerek içeriye alınmıştır. Merhum Cumhurbaşkanı’nın belirtilen tarihte Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde rahatsızlanarak vefat etmesi sürecindeki olaylar ve temel konularda ifadeler arasındaki çelişkiler gözetildiğinde merhum Cumhurbaşkanı’nın organize bir şekilde işlenen cinayete kurban gittiği yönünde kuvvetli şüpheler bulunmaktadır.”

ADLİ TIP RAPORUNA RAĞMEN CİNAYET DENİLDİ

Savcılık sorusunda Çankaya Köşkü’nde Özal’a sürekli hizmet verecek bir doktorun resmen görevlendirilmemesi de zehirlenme sürecinin bir parçası olarak ele alındı.

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun raporuna dayanarak Cumhurbaşkanı Özal’ın ölümünün ardından kan örneğinin alınarak saklandığı ancak bu örneğe ilişkin somut tetkiklerin Özal’ın dosyasında bulunmadığı iddia edildi. Savcılık sorgusunda rapor dayanak alınarak şu ifadelere yer verildi: “Tevfik Ahmet Özal’ın merhum Cumhurbaşkanı’nın saklanan kanın döküldüğü hususunda şüphelenmesi üzerine ortağı olduğu Kanal 6 televizyonundan bir muhabiri araştırma için Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’ne gönderdiğinde laboratuarda görevli olduğu anlaşılan orta yaşlı bir bayanın ‘babasının kanında bir insanın kanında bulunmaması gereken bazı maddelere rastlandığını’ beyan ettiği…”

Özal’ın ölüm raporunda “koroner arter hastalığı ve kardiask arrest”yazarken gömme izin kağıdında “kalp yetmezliği” yazması da cinayete ilişkin deliller arasında sayıldı.

Özal’a otopsi yapılmaması “tam anlamıyla akıl tutulması ile izah edilebilecek bir durum” olarak ifade edilirken Adli Tıp Kurumu’nun 5 Aralık 2012 tarihinde “kesin ölüm nedeninin tespit edilemediği” yazan raporuna rağmen İlker Çınar ve gizli tanık Selçuk’un beyanlarıyla Özal’ın “zehirlenmek suretiyle öldürüldüğü” iddia edildi.

ÖZAL ÖLDÜĞÜNDE ŞIRNAK’TA GÖREVLİYDİM

Ergenekon davası tutuklu sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, iki gizli tanıkla suçlanmasına hasta yatağından verdiği ifadede şöyle yanıt verdi:

“Deniz Uygar kodlu İlker Çınar isimli TSK’dan atılmış askeri personeli tanımam. Nedense ısrarla bu davanın içine çekilmek istenmekteyim. İlker Çınar isimli gizli tanık ilk ifadesinde benim Genelkurmay Genel Sekreterliği’nde görevli olduğumu söylemişti. Ben de mahkemeden bu birimde hiç görev yapmadığıma dair belgenin Genelkurmay Başkanlığı’ndan sorulmasını istedim. Bu beyanı ile çelişir vaziyette şimdi Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda çalıştığımı ve dolayısıyla TUSHAD isimli birimin orada olduğunu ifade etmiştir. Genelkurmay’da TUSHAD diye bir birim mevcut değildir. Açılımını da tam olarak bilmiyorum. Ne beyaz kuvvetler ne de siyash kuvvetler birimlerini duymuş değilim. Genelkurmay Başkanlığı da TUSHAD diye bir birimin olmadığını mahkemeye bildirmiştir.

Tamamen hayal mahsulü bir senaryo vardır. Turgut Özal’ın ölüm tarihi olan 17 Nisan 1993 tarihinde Şırnak 23. Jandarma Sınır Tugayında kurmay başkanı olarak görevliydim.

Semra Özal benim kayınpederime manevi kardeşim olarak hitap eder. Oğlu Ahmet Özal Burdur’da kısa dönem askerliğini yaptığında da sürekli olarak aynı zamanda amcam olan kayınpederim Arif Ersöz’ün evine gelir giderdi. Dolayısıyla böyle bir olayla alakamın olması mümkün değildir.

Selçuk isimli gizli tanığın kim olduğunu bilmiyorum. Kendisi 1991-1999 yılları arasında kendisinin Jandarma İstihbaratta haber elemanı olarak çalıştığını söyleyip beni oradan tanıdığını ifade etmiştir. Ancak ben istihbarat görevlisi olarak 2003-2004 yılları arasında sadece bir yıl İstihbarat Başkanı olarak çalıştım.

Kendisi Turgut Özal’ın öldürüldüğünü benden 2003 yılında Ankara’da duyduğunu söylemiştir. Ancak daha sonradan mahkemedeki tanıklığı sırasında 2004 yılında Ümitköy’deki Atabilge Sitesindeki ofiste duyduğunu söylemiştir.

Turgut Özal’ın öldüğü tarihte ben Şırnak’ta görevliydim, otopsi işlemi yapılıp yapılmamasına, sonrasında delillerin yok edilmesine benim etki etmem mümkün değildir.”

GİZLİ TANIKLARLA CİNAYET İDDİASI

Savcılığın suçlamalarına delil olarak sunduğu Zirve davasında tanık olan İlker Çınar’ın ve Ergenekon davasında gizli tanık olan Selçuk’un ifadeleri.

Gizli tanık Selçuk 18 Ekim 2012 tarihli Ergenekon davası duruşmasında “6-7 kişinin bulunduğu ortamda Levent Ersöz, ‘Biz çok güçlüyüz. Gerektiğinde bir cumhurbaşkanını bile karısına zehirletebiliriz’ dedi" ifadelerini kullanmıştı.

İlker Çınar’ın Özal hakkındaki ifadeleri ise Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Zirve davası iddianamesinde şöyle yer almıştı: “Her ne kadar kamuoyunda kaza gibi görünse de Eşref Bitlis’in ölümü ile kalp krizinden öldüğü bildirilen Turgut Özal’ın ölümlerinin de bu şekilde değil, bir suikast olduğunu TUSHAD’a girdikten sonra yapılan konuşmalarda bizzat duydum. Ancak şuanda kimden duyduğumu tam olarak bilemiyorum. Turgut Özal’ın ölümü ile ilgili olarak duyduğum kadarıyla kalp krizine yol açacak ilaçlardan olan ve her Beyaz Kuvvet mensubunun da bildiği ve bulundurduğu Polonyum 210 ve Amerikyum 241 isimli radyoaktif ilaçlar Turgut Özal’a verilmişti. Bunun kim veya kimler tarafından ne şekilde verildiğini bilemiyorum. Bu ilaçlar nedeniyle kalp krizi meydana gelmesi sonucu Turgut Özal vefat etmiştir. Bu ilaçların kanda yapılan kontrolünde tespitinin zor olduğunu biliyorum.”

İLKER ÇINAR: YENİ TUNCAY GÜNEY

Zirve davasında önce Galip Deniz adıyla gizli tanık olan ardından açık ismiyle ifade veren İlker Çınar, yaptığı açıklamalarla eski Birinci Ordu Komutanı Hurşit Tolon dahil birçok ismi davanın sanığı haline getirdi. 1992 yılında TSK’ya giren Çınar, 1993 yılında Tolon’un kararıyla kurulan TUSHAD’da görev aldığını söylemişti. Çınar, 2008 yılına kadar TUSHAD’dan maaş aldığını da iddia etmişti. Genelkurmay Başkanlığı, savcılığın sorusu üzerine İlker Çınar’ın 1992‘de erbaş olarak göreve başladığını doğruladı. Ancak görevinin ilk yılında önce alkollü göreve geldiği için14 gün hapis cezası aldığını, ardından birliğinden firar etmesi nedeniyle 5 ay daha hapis cezası verildiğini söyledi. Genelkurmay’ın yazısında Çınar’ın ordudan atılışı için şu ifadeler kullanıldı: “sözleşmesinin 23/11/1993 tarihinde disiplinsizlik nedeni ile feshedildiği, 18/08/1997 tarihinde göreve dönme talebinde bulunduğu ancak bu talebin uygun görülmediği belirlenmiştir.”

Genelkurmay Başkanlığı 8 Mart 2011 tarihinde yazdığı yazıyla Genelkurmay’da TUSHAD diye bir birimin olmadığını söyleyerek Çınar’ın iddialarını yalanladı. Hurşit Tolon ve İlker Çınar’ın telefon incelemesinde de iki isim arasında hiçbir irtibat bulunamadı.

PAPAZ OLDU

1993 yılında ordudan atılan Çınar, din değiştirerek Hıristiyanlığı seçti. Misyonerlik faaliyetlerinde bulunan Çınar, bir süre sonra Tarsus Protestan Kilisesi Başpapazı oldu.

İlker Çınar, 2005 yılında ani bir kararla yeniden din değiştirdi ve tekrar Müslüman oldu. Televizyon programlarında, miting ve konferanslarda misyonerlik karşıtı konuşmalar yaptı. 2008 yılında misyonerlik faaliyetleri aleyhinde jandarmaya giderek bilgi veren İlker Çınar 2010 yılında bir kez daha yön değiştirdi. Genelkurmay’ın kendisine verdiği ödeneğin kesildiğini söyleyen Çınar, 17 Ekim 2010 günü Başbakan Erdoğan’a Zirve Katliamı’na dair iddialarını açıklayan 11 sayfalık bir mektup yazdı.

Ertesi gün Tarsus Cumhuriyet Savcılığı’na giderek TUSHAD iddiasını savcıya anlatan Çınar, iki ay sonra İstanbul Emniyeti’ne ifade verdi. İstanbul Emniyeti, İlker Çınar’a “Deniz Uygar” takma adını vererek gizli tanık yaptı.

İlker Çınar’ın ifadelerindeki birçok iddia resmi makamlar tarafından yalanlandı. Buna rağmen Çınar’ın iddiaları dayanak kabul edilerek davalar açılmaya devam ediliyor.

RAPOR “ZEHİRLENME BULGUSU YOK” DİYORDU

Adli Tıp Kurumu’nun Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine yaptığı incelemesi sonucunda hazırladığı 382 sayfalık raporda “otopsi örneklerinde saptanan ağır metal (kadmiyum dahil) düzeylerinin Türkiye’de normal popülasyonda saptanan doku düzeyleri ve çeşitli ülkelerdeki normal popülasyon sonuçları ile literatürde yer alan postmortem (ölüm sonrası) doku düzeyleri ile uyum gösterdiği, bu nedenle ağır metal (kadmiyum dahil) maruziyeti ile öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığının” ifadelerine yer verilmişti.

Ankara Cumhuriyet Savcılığı, raporda Özal’ın zehirlendiğine ilişkin bir bulguya rastlanmadığını anlatmış ve raporu şöyle özetlemişti:

“Türkiye Cumhuriyeti 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın;

  1. Travmatik bir tesir ile öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığı
  2. 17/04/1993 öncesine ait tıbbi belgelerde akut veya kronik toksik madde maruziyetine bağlı klinik ve laboratuvar bulgusunun tanımlanmadığı
  3. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde yapılan muayene ve yeniden canlandırma işlemleri sonucunda düzenlenen tıbbi belgelerinde zehirlenme lehine değerlendirilebilecek patognomonik (zehirlenmeye spesifik) klinik ve laboratuvar bulgusunun tespit edilemediği
  4. Radyoaktif madde maruziyeti ile öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığı
  5. Anıt mezarda yapılan tetkik ve defi kabir işlemi sırasında mezar ve mezar çevresinden otopsiden elde edilen örneklerin yapılan analiz ve bulgularının incelenmesinde; otopsi örneklerinde saptanan DDE düzeylerinin normal popülasyonda, 1976-1996 yıllarında saptanan adipoz yağ doku düzeyleri ve çeşitli ülkelerdeki normal popülasyon sonuçları ile literatürde yer alan port mortem (ölüm sonrası) doku düzeyleri ile uyum gösterdiği DDE “DDT’nin metobiliti olan” maruziyetiyle öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığı
  6. Otopsi örneklerinde saptanan ağır metal kadmiyum düzeylerinin Türkiye’de normal popülasyonda saptanan doku düzeyleri ve çeşitli ülkelerdeki normal popülasyon sonuçları ile literatürde yer alan port mortem doku düzeyleriyle uyum gösterdiği bu nedenle ağır metal kadmiyum dahil maruziyeti ile öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığı
  7. Tüm tıbbi belgeler ve incelemeler ışığında TC 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 5/2/1993 tarihinde The Methodist Hastanesi’nde yapılan muayene ve tetkiklerin değerlendirilmesinde kardiyolojik risk profilinin düşük olduğu ancak ani kardiyak ölümün hiçbir zaman dışlanamayacağı, tıbbi antesedani ve ölüm olayının meydana gelişiyle ilgili anlatımlar öncelikle ani bir kardiyak ölümü düşündürmekteyse de ölüm sonrası otopsi işlemi uygulanmamış ve iç organlarına vücut sıvılarında gerekli makroskobik, mikroskobik, mikrobiyolojik, serolojik, toksikolojik, incelemeler yapılmamış olduğundan mevcut bilgi ve bulgularla kesin ölüm sebebinin tespit edilemediğinin oybirliği ile mütaala edildiğinin bildirildiği,

Yukarda açıklandığı üzere Adli Tıp Kurumu raporunda hemen sonrasında gerekli otopsi işleminin ve ölü üzerinden derhal alınması gereken kan, idrar ve doku örnekleri gibi metaryaller alınarak incelemeleri yapılmamış olması nedeniyle kesin ölüm sebebinin saptanamadığının bildirilmiş”

Savcının Özal’ın ölümü nedeniyle Levent Ersöz’ün şüpheli olarak ifadesini alması, Hurşit Tolon’u ifadeye çağırması Ergenekon davalarında yeni bir iddianamenin geldiğini gösteriyor.

Bilim aksini söylese de gizli tanıkların ifadeleriyle Özal’ın ölümü Ergenekon’a bağlanacak.