EĞİTİMDE AKIL TUTULMASI

Üniversiteye girişte ilk eleme sınavı 8 gün gibi kısa sürede açıklandığı için ne kadar övünsek az. Büyük başarı. Tıpkı “Avrupa’nın en büyük adalet sarayı”nı biz inşa ettik demeye benziyor Ya da “dünyanın en büyük alışveriş merkezini biz açtık” demeye… Sınavda sıfır çeken YGS’ci sayısının yüzde 83 düşmesiyle de övünüyoruz. Az buz değil yani düşüş! Geçen yıl 50 bin 805 kişi sıfır almışken bu yıl bu sayı 8 bin 586’ya düşmüş. Peki nasıl? Sihirli değnekle mi? Eğitim sistemini mi değiştirdik? Ya da öğrenciler bu yıl daha mı çalışmaya hevesli çıktı? Ne oldu sahi?
Her yıl ortalama 1.5 milyon lise mezununun üniversiteye başvurduğu bir ülke burası. En önemli motto “üniversite diplomasına sahip olmak”. Nasıl olursa olsun, öncelik diploma… Bu yüzden tüm yurtta üniversitelerin sayısını da 170’e çıkardık. Yani biraz daha gaza basarsak her öğrencinin okuyabileceği sayıda üniversiteye ulaşabileceğiz. Ama ne yazık ki çoğu paralı…
Eğitim bu ülkenin yıllardır en derin, kanayan yarası… Ve yıllardır nicelik üzerinde durulduğu, rakamlarla konuşulduğu; türban, imam hatip, din dersleri, katsayı vs. tartışmalarına kilitlenildiği; asla ve asla eğitimin kalitesi kapsamlı biçimde masaya yatırılamadığı için yara artık kangrene dönüştü. Ve ne yazık ki çoğumuz hâlâ bunun farkında bile değiliz. İşin en ironik yanı ise artık Türkiye’de bölgesel, sınıfsal ayrım yapmadan istisnasız her aile, çocuğunun okumasının önemini kavramış ve bunun için maddi manevi olağanüstü bir çaba içine girmiş olması…
Eğitimin öneminin kavranmış olması son derece iyi, ancak ne yazık ki toplumdaki bu bilinç dönüşümü, “kaliteli eğitim” ve “sosyoekonomik eşitsizliklerin azaltılmasında eğitimin itici güç olması” gibi son derece yaşamsal iki adımla desteklenmedi. Sonuçta Türkiye’de eğitim devasa bir sektör, koca bir pazar haline getirildi yalnızca…
Peki sonuçları ne oluyor? Karşımıza çıkan yansımaları ne? Gelin biraz da onlara değinelim satırbaşlarıyla: 
- Türkiye, “ne eğitimde ve ne istihdamda” genç nüfusu en yüksek OECD üyesi. 
- Evet ortaokulda okullaşma arttı ama okulu terk edenlerin sayısında bir azalma olmadı. TÜİK’in çalışan çocuklar hakkında yaptığı araştırmanın sonuçları ekonomik eşitsizliklerin çocukların okulu terk etmesine yol açan en önemli faktörlerden biri olduğuna işaret ediyor. TÜİK’e göre çalışan çocuklar arasından okula devam etmeyenlerin yüzde 20’si okul masraflarını karşılayamadığı için okuldan ayrılıyor
- Öğrenciler büyük oranda ailelerinin sosyo-ekonomik özelliklerine paralel lise türlerine yerleşiyorlar ve yerleştikleri bu liseler de üniversiteye gidip gidemeyeceklerini belirliyor.
- Toplumdaki sosyo-ekonomik eşitsizlikler, önce nitelikli eğitim veren okullara erişimde eşitsizliğe, ardından akademik başarıda ve nihayet istihdamda, mesleki başarıda ve kazanılan gelirde eşitsizliğe dönüşüyor. Ve sonuç olarak hâlâ kuşaklar boyunca yeniden üretiliyor. 
Bir ülkenin yaşam kalitesinin asıl belirleyicisi o ülkenin yetiştirdiği insanın başarısıdır, bunu unutmayalım. Uluslararası ilişkileri yöneten diplomatları, teknik insanları, mühendisleri, sanatçıları, akademisyenleri, eğitimcileri, siyasetçileri, hukukçuları, yöneticileri… Eğitimin rolünü bu gözle irdelediğimizde ve nasıl bir üniversite, nasıl öğrenciler sorusunu yönelttiğimizde bugün karşımıza çıkan büyük tablo (istisnaları tabii ki var) “üniversitede okuma hakkı kazanan gençlerin büyük çoğunun bu fırsatı sadece bir kişisel gelişim için ya da sadece bir diploma için kullanıyor olması…”
Kabul edelim ki bugün üniversitelerin önemli bir kısmı hem akademik kadro hem de öğrenci kalitesi açısından yerlerde sürünüyor. 
Bu tablo üniversite öncesi gençlerde de farklı değil. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından geliştirilen ve 65 ülkenin akademik başarı seviyesi ve öğrencilere yönelik eşitlik politikasındaki gelişmeleri derleyen Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) bu tabloda Türkiye’nin yerini açıkça ortaya koyar. 15 yaş grubunun okuma, matematik ve fen okuryazarlıklarını ölçen PISA göstergelerinde Türkiye daima son sıralarda yer almıştır. 
PISA tarafından hazırlanan son raporda, “Ülkeler Daha Eşit Eğitim Sistemlerine Doğru İlerliyor mu?” araştırmasının sonuçlarına da yer verilmiş ve Türkiye’deki eğitim sisteminde akademik performans ve eşitlik düzeyinin kötü durumda olduğu belirtilmişti. Türkiye hem adil eğitim sistemi hem de başarı ortalaması bakımından ilerleme grafiği kötü olan Bulgaristan ve Kırgızistan gibi ülkeler arasında bulunuyor. 
Eğitim başta da dediğimiz gibi Türkiye’nin artık kangren olmaya yüz tutmuş yarası. Başbakan Erdoğan’ın ısrarla tekrarladığı “3-4 çocuk doğurun” söyleminin yarısı kadar “eğitimin kalitesi” üzerinde konuşulsa bir nebze ilerleme olur mu? Bilmiyorum. Bildiğim “eğitimde kalitenin artmasının” bu ülkeyi yönetenlerin derdi olmadığı… Haksız mıyım?