İYİ BİR YAZAR, MÜTHİŞ BİR YÖNETMEN…

32.İstanbul Film Festivali bu pazar gecesi son bulmadan önce, çok farklı bölümlerde sunduğu geniş seçkiler içinde sadece bir filme odaklanmak istiyorum. Türkiye ve benzeri İslam ülkelerinde yalnız sinemaseverlerin değil, herkesin; özellikle de, başta topluma yön vermeye soyunan iktidar meraklısı bağnaz ve buyurgan tüm erkeklerin izlemesi gereken bir film bu…

Afgan yazar ve yönetmen Atiq Rahimi’nin hem sinemasal, hem toplumsal, hem de siyasi açılardan önemli olan “Sabır Taşı” adlı bu filmi, ayrıca, sinema ile edebiyatın başarıyla kesiştiği, benzeri az bulunan özgün bir yapıt. Evet, biliyoruz ki edebiyat sinemayı bol bol besler. Zaman zaman da öldürüverir! Özellikle bir yazarın kendi romanından film yapmaya soyunması, riski çok yüksek bir girişimdir. Meraklıları anımsarlar: Fransız yazar Michel Houellebecq, birkaç yıl önce bu tür bir öz-uyarlamadan ağır yaralar alarak çıkmış; “La Possibilité d’une île” (2008) adlı yönetmenlik denemesinin ‘üstün başarısızlığı’ sonucunda sinema hevesini derinlere gömmek zorunda kalmıştı…

Atiq Rahimi, bu tehlikeli girişimin altından başarıyla kalkarak, sinema dilini en az romanlarını kaleme aldığı Farsça ve Fransızca kadar iyi kullanabilen, duyarlı bir yaratıcı yönetmen olduğunu kanıtlıyor. 1962’de Kabul’da doğan, Afganistan savaşı gerçeğiyle yıllar boyu yüzleştikten sonra 1984’te siyasi sığınmacı olarak Fransa’ya yerleşen Atiq Rahimi, doğrudan Fransızca olarak kaleme aldığı dördüncü romanı “Sabır Taşı” ile Fransa’nın en önemli edebiyat ödülü sayılan “Goncourt Ödülü”nü 2008’de kazanmıştı. 2004’te, ilk yönetmenlik denemesi olan “Yeryüzü ve Küller” ile Cannes’da gördüğü ilgiden sonra, iyi bir yazar olduğu kadar müthiş bir sinema yaratıcısı olduğunu da kanıtlıyor Rahimi…

Erkeklerin egemen olduğu bağnaz ve geleneksel bir toplumda, dinsel değerler adına verilen bir iç savaşta başına yediği darbeyle felç olan kocasına bakan genç kadının, yıllardır yaşadığı baskıların içinde biriktirdiklerini, artık suskun ve tepkisiz olan kocasına tek tek anlatmasının öyküsüdür “Sabır Taşı”.

‘Bin Bir Gece Gerçekleri” de diyebiliriz adına: Ezilmemek için direnen; baskılardan kurtulmanın yollarını bulan; koskoca bir toplumu, dinsel değerlerin biçimlendirdiği geleneksel katı düzeni sorgulayan ve cesaretle suçlayan genç ve güzel bir kadının gerçekleri…

İslam ile demokrasinin bağdaşıp bağdaşamayacağını sorgulayanların; insan haklarını, özellikle de kadın haklarını savunan herkesin gidip görmesi gereken bu filmin uyandırdığı heyecan, edebiyat ve senaryo dillerini başarıyla kullanan ünlü şairimiz Attilâ İlhan’ı (1925-2005) anımsattı bana hemen. Yaklaşık 20 yıl önce, sinemada edebiyat uyarlamaları konusunda kendisiyle söyleşirken, özetle şu görüşleri dile getirmişti : “Büyük roman uyarlamalarının sinemada genelde düşkırıklığı yaratması, edebiyat ve sinema dilleri arasındaki temel farklılığın yeterince göz önüne alınmamasından kaynaklanır. Romanın iç dünyasıyla, senaryonun iç gerilimi birbirine benzemez. Farklı dramatürjik yaylar, değişik yaklaşımlar söz konusudur. Başarılı bir roman uyarlaması için öyküyü yeniden ele almak, sinema diliyle düşünmek ve farklı biçimde yapılandırmak gerekir…”.

Bir dağıtımcı, olur da “Sabır Taşı”nı Türkiye’de gösterime sokmaya kalkarsa, filmi Anadolu kasabalarına dek götürmeye cesaret edebilmeli. Televizyon kanalları da, “Sabır Taşı”nı, keşke akşam haberlerinden hemen sonra, defalarca programlayabilse…
Ulusal, etnik ve dinsel kimliklerin altındaki o çekirdek kimliği kararlılık ve incelikle sorgulayan film, izleyicilerinin de sabır taşı olacak; yükselen iç seslerine günlerce, belki de aylar boyunca kulak verecektir…