SAĞLIĞIN VE VİCDANIN METALAŞMASI…

Kanser hastası üniversite öğrencisi Dilek Özçelik’in Sağlık Bakanı sanıp yanına gittiği Çevre Bakanı’ndan yardım istemesi üzerine yaşanan olayın ardından “Ben ilaç dedikçe o para anladı” sözleri 2 gerçeği olanca çıplaklığı ile ortaya koyuyor: Sağlığın ve vicdanın metalaşmasını. 
AKP “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile nasıl geniş halk kitlelerine ulaştıklarını, ilaç fiyatlarının nasıl gerilediğini, herkesin sağlık hizmeti alabilir hale geldiğini her fırsatta dile getirirken biz bunun sürdürülebilir olamayacağını, toplumun acı sonuçlarla karşı karşıya kalacağını söylüyorduk. Tıpkı Dilek gibi binlerce hastanın ilaç bulamaması ve bu soruna bugüne kadar hükümetin sessiz kalması ülkenin yoğun gündemi (!) arasında kaybolup gidiyordu. 
İlaç ve tıbbi teknolojide dışa bağımlı olup yaklaşık yüzde 85’ini ithal eden bir ülkeyiz. Üstelik hatırlarsınız, Sağlıkta Dönüşüm başlığında tek kamu ilaç fabrikası olan SSK ilaç fabrikası da kapatıldı. Tamam “ilaç fiyatlarının Avrupa’da beş ülkenin ilaç fiyatlarının en düşüğü alınarak düzenlenmesi” iyi bir uygulama. Ama ilaç firmaları “bu ucuz ilaç politikası” karşısında ilaç temininde zorluk çıkardığında, yaşamsal öneme sahip bu ilaçlara hastalar erişemediğinde neden bir çözüm yoluna gidilmedi? Gücü yeten yurtdışından ilacı getirtiyor ama ya bunu karşılama olanağı olmayanlar… Kanser tedavisi ile piyasa ilişkisi ayrı ve uzun bir yazının konusu… Teşhisinden tutun, tahliller, tedavi, ameliyatlar, ilaçlar, dökülen saçlar için peruklar…

Devasa bir sektör çoğu zaman hasta ve hasta yakınını çarkları arasında öğüten, ezen… 
Neyse dönelim bu yazıya… Dilek Özçelik’in derdini anlatmaya çabaladığı kişiye yani Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar’a… Aslında doğru hedefe yönelmiş genç kız bilmeden.

Çünkü Çevre Bakanlığı’nın doğayı, ekolojik dengeyi hiçe sayarak uyguladığı politikalar sonucu bu ülkede kanser hastalıklarının sayısında bu kadar artış var. Hava kirliliği, su kirliliği, katı atıklar, toprak kirliliği, çarpık sanayileşme ve kentleşme… 
Ne yazık ki toplumsal değerlerin sadece “din” ve “para” eksenine indirgendiği bir dönüşüm geçiriyor Türkiye. Hal böyle olunca vicdanların da metalaşması kaçınılmaz oluyor. Vicdanı rahatlatmanın en iyi yolu da belli ki, birçok insan için, (tabii parası olan) cebinden çıkarıp birkaç kuruş vermek… Dinlemek, anlamaya çalışmak diye bir şey yok. Kim bilir belki anlaması bile mümkün değil. Bakan eski TOKİ Başkanı üstelik. Yıllar boyu hangi arazi daha fazla rant getirir, hangisine lüks konut yapalım, hangisini orta sınıfa verelim hesabını yapmış; kaç ailenin evinin yıkılmasına sebep olmuş… Onun dili para. Bu yüzden çıkardı hemen 300 lirayı. Kızcağız almayınca da sıkıştırdı cebine, “aman düşürme az para değil” diye… Zavallı Bakan nasıl anlasın yanına yaklaşan genç kızın sadece bireysel değil toplumun önemli bir sorununu dile getirdiğini… Dilenmediğini, para istemediğini…

Sanofi sözünü tuttu.

Bundan yaklaşık 7 ay önce Zentiva Dünya Başkanı Jerome Silvestre, Sanofi Grubu Türkiye’nin o dönemki Ülke Müdürü Olivier Guillaume ve Zentiva Türkiye Genel Müdürü Şahin Arslan’ın ev sahipliğinde bir buluşma gerçekleştirmiştik. Hem ilaç sektörünü hem de Sanofi Grubu’nun Türkiye’deki faaliyetlerini, yatırımlarını ve gelecek hedeflerini konuştuğumuz buluşmada en çok öne çıkan konulardan birisi de Türkiye’nin antibiyotik tedarik üssü olma konusuydu. Zentiva Dünya Başkanı Jerome Silvestre, Türkiye’yi dünyanın antibiyotik üssü olarak konumlandırmayı hedeflediklerini ve 2013 yılında 40 ülkeye antibiyotik ihracatı planladıklarını vurgulamıştı.