ÇİFTE UTANÇ

İçinde bulunduğumuz hafta KCK Basın Davası’nın görülüyor. Bu ve benzeri davalar “yakından izleyenler” açısından da yeterli bilgiden yoksun biçimde sürüyor. Örneğin hafta başında yapılan ilk duruşma öncesinde öyle bir hava oluşturulmuştu ki, tutuklu Kürt gazetecilerin o gün “tahliye” edileceklerdi!

Oysa pazartesi günü daha iddianame okunma aşamasında gelinmişti. Mahkeme Başkanı Ali Alçık duruşmayı açarken şöyle dedi:

-Önce iddianameyi okuyacağız. Cuma günü 15:00’e kadar talepleri kabul edip, 17:00’de ara karar vereceğiz!

Bu girişle birlikte davayı düzenli izleyen muhabirler salondan ayrılıp 150 metre ötedeki Ergenekon Davası’nı izlemeye gittiler.

Davayı izlemek üzere uluslararası gözlemcilerle birlikte Silivri’ye giderken yolda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumla ilgili olarak bilgi istediler. 1990’larda da benzeri yolculuklar yapmıştık. O zaman Afyon’a Metin Göktepe Davası’na gidip geliyorduk.

Bu devlet hangi iktidar tarafından yönetilirse yönetilsin düzenli olarak hak ihlalleri yapıyordu. Okkanın altında en çok kalanlar ise gazeteciler oluyordu. Devletin kaba yüzü hiç değişmiyordu.

Araçta bizimle birlikte İstanbul Barosu eski başkanı Turgut Kazan da vardı. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 askeri darbe dönemleri ve “ileri demokrasi” diye takdim edilen dönemde onun pozisyonu da hep aynı yerdeydi: Siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar, sendikacılar, aydınlar ve hak savunucularının değişmez avukatı!

Bir ülke “negatif istikranda” bu kadar mı tutarlı olabilirdi?

Belçika Parlamento heyetinden gelenler, Jean- Claud Defosse ile senatör Andre du Bus Warnaffe meslektaşımızdı. İkisi de gazeteciydiler. Fatoumata Sidibe Fransız Federatif Demokratlar adına gelmişti.

Bu heyet resmi bir parlamento grubu değildi. Bunun için önerge verilmiş ama Sosyalist Parti tarafından reddedilmişti. Bunun nedenini Jean Claude şöyle açıkladı:

-Türkiyeli seçmenlerden alacakları oyları riske etmek istemiyorlar! Türkiye’yi kötü gösteren girişimlerden uzak durmayı seçiyorlar!

Oysa Türkiye’yi kötü göstermek konusunda hiç kimse iş başındaki Hükümet kadar “başarılı” olamaz. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yarınki(25 Nisan 2013) genel kurulu öncesinde dağıtılan Çalışma Raporu’ndaki veriler yeter de artar bile!..

*Basın Özgürlüğü sıralamasında Türkiye 154. Basamakta yer alıyor!

*2008 yılından bu yana tutuklan 190 gazeteciden 70’i hâlâ hapiste bulunuyor!

Bu kadarı yetmez mi?

Bir nokta daha var. Yargılanan Kürt gazeteciler olunca davaları izleyen meslek örgütleri daha düşük bir temsil düzeyiyle dayanışma zincirine halkalanabiliyorlar. Bu tespit bizzat yönetici düzeyindeki bir gazeteciye ait!!!

Böylece utancımız ikiye katlanıyor.

Genç bir Cemiyet!

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti TGC hiç şüphesiz en etkili ve saygın meslek kuruluşlarının başında geliyor. Bu kuruluşun ne kadar etkili olabileceğini Nail Güreli’nin Başkan olduğu yıllarda Metin Göktepe Davasında çok yakından gördük ve yaşadık. Işık Yurtçu’nun tahliyesi için gerekli yasal düzenlemelerin nasıl yapıldığını biliyoruz. Hepsinde Nail Güreli’nin başında bulunduğu TGC yönetimin etkisi yadsınamazdı.

Bu yönetim kurulunun büyük çoğunluğu görevde bulunuyor. Hepsine saygı ve teşekkür borcumuz var. Ama artık onlar da yerlerini gençlere devretme olgunluğunu gösterebilmeliler. Tıpkı o ekibin lideri olan Nail Güreli’nin 2001’de yaptığı gibi…

Her genel kurul öncesi “genç muhalefet” listesi da hazırlanır ama bu liste hem yeterince “genç” olmaz hem de biraz “geç” kalınır.

Yaklaşık 10 yıl önce böylesi bir muhalefet listesi için bana da adaylık önerisi geldiğinde şöyle demiştim:

-Ben genç değilim ki, 50 yaşıma bastım!

Cemiyet’e yaş ortalaması 40’ı aşmayan bir yönetim görebilmek umuduyla yaşlanıp gidiyoruz. Cemiyet’i “emekliler kulübü” olarak damgalayanlara inat bu dönem gençlerden oluşan bir listeyi sandıktan çıkartabilmeliyiz.

Önümüzde çok enerji isteyen zorlu bir dönem uzanıyor. Deneyimli ağabeylerimizin çevresini böylesi enerjik bir yönetim halkasıyla güçlendirelim. Meslek kıdemi 10 yıl, 15 yıl olmuş o kadar çok genç gazeteci var ki!

Gençlere bir şans verelim!

Silivri Muhalefet Merkezi

Türkiye’de iz bırakan her iktidar döneminde ünlenen mahkemeler ve cezaevleri tarihteki yerini alıyor.

Erken Cumhuriyet’in İstiklal Mahkemeleri epeyce insanı tırpanlamıştı.

Tek parti döneminde Bursa, Sinop, Çankırı hapishaneleri vardı.

1950’lerde Demokrat Parti’ye muhalefet eden gazetecilerin merkez üssü “Ankara Hilton” adıyla ünlü olan Ankara Kapalı Cezaevi öne çıkmıştı.

27 Mayıs 1960’la birlikte “Yassıada Mahkemeleri” döneme damga vurdu.

12 Mart’ta İstanbul’da Selimiye Askeri Kışlası, Ankara’da Mamak pek çok aydına ve sanatçıya ev sahipliği yapmıştı.

12 Eylül’de Metris, Davutpaşa Kışlaları ile Diyarbakır Cezaevi’nin ünlerini yakalamak mümkün olmadı.

AKP dönemi ise Silivri ile anılacak. Büyük bir kasaba haline gelen Silivri Adaletsizlik kampusu içinde görkemli bir adliye sarayı tamamlandı. Öyle görünüyor ki, Ankara’da AKP olduğu müddetçe karşıtları da Silivri’de ömür tamamlayacaklar.

Türkiye’de siyasi eksen Ankara ile Silivri arasına yerleştirilmiş bulunuyor.

Çünkü bu yapılar hiç de “geçici yapı” gibi inşa edilmiyor!