REYHANLI VE BRECHT’İN “TUİ”LERİ

Reyhanlı’da yaşanan katliamın ardından AKP hükümeti çözümü hemen buldu. Önce basına yasak getirildi. Böylece ölü sayısının ve hükümete karşı protestoların bilinmesinin önü alınmaya çalışıldı. Sonra sıra Suriye’yi suçlamaya geldi. İçişleri Bakanı Muammer Güler katliamı Muhaberat ile ilişkili olduğunu iddia ettiği Acilciler grubunun yaptığını söyledi. Oysa sol siyasetle ilişkisi olan herkesin bildiği gibi Acilciler grubunun Türkiye’de hiçbir etkisi ve gücü bulunmuyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “Eylemi yapanlarla Türkiye’ye sığınanları hedef gösterenler aynı kişiler” diyerek Suriye’den gelen çapulcuları tecavüzden kaçan kadına benzetti. Bu arada insanın komşusuna tecavüz edenleri evine almasına ne isim verileceği meselesi ortada kaldı.

Basının önemli bir bölümü getirilen yasağı bahane göstererek AKP’yi, Suriye sınırının yolgeçen hanına dönüşmesini, Suriye’den gelen çapulcuların yaptıkları her türlü kanunsuz faaliyete rağmen doğrudan hükümet tarafından kollanmasını eleştirmemeyi tercih etti. Hoş, yasak gelmeseydi de eleştirecekleri yoktu ya, neyse… BDP, PKK ile AKP’nin balayı dönemine uygun bir biçimde, hükümeti destekledi. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, hükümetin Suriye politikalarına karşı olduklarını ama günün birlik olma günü olduğunu söyledi. Öyle ya, Reyhanlı’daki katliam hükümetin Suriye politikası yüzünden değil başka şey yüzünden olmuştu.

Ama bütün bunlar yeterli olmadı. Bölgeden gelen haberler, ölü sayısı hakkında söylenenler, İzmir’de gençlerin ÖSO çapulcularının standına yürümesi meselenin giderek büyüdüğünü gösteriyordu. Tam bu noktada devreye bütün stratejileri AKP’nin her dediğini alkışlamaktan ibaret “stratejistler” ve Ufuk Uras, Doğan Tarkan gibi AKP muhipleri girdi. Ufuk Uras önce, İçişleri Bakanı Güler gibi, Suriye’yi suçladı ve Reyhanlı Katliamı’nı “Esat’ın son çırpınışı” olarak değerlendirdi. Uras daha sonra işi AKP’yi ve kendisini eleştirenleri “Muhaberat Solu” ilan etmeye kadar vardırdı. DSİP lideri Doğan Tarkan da Uras’tan aşağı kalmadı. Doğan, siyaset sahnesinin yeni Nihat Doğan’ı olma payesini Uras’a bırakmama telaşıyla olsa gerek önce Beşar Esat’ı Enver Sedat’la karıştırdı. Durumun ortaya çıkmasıyla işi pişkinliğe vurdu ve bu kez de Enver Sedat’ın Beşar Esat’ın babası olduğunu öne sürdü. Doğan’a göre bu “kelime yanlışı” ile dalga geçenler Şebbiha Milisi diye nitelendirdiği ulusalcılardı.

İnsanın bu sahneler karşısında midesinin bulanmaması ve insanlığından utanmaması çok zor. Bu yüzden konuyu değiştirelim ve üç maymunu oynayan medyaya her baktığımızda aklımıza gelen Bertolt Brecht’in ünlü eseri “Turandot ve Aklayıcılar Kongresi”nden bahsedelim. Brecht, bu epik komedide kullanmak için Almanca Intellektuel kelimesinden “tui” kelimesini türetmişti. “Tui” Türkçede sıklıkla kullanılan “Entel” kelimesine benzemektedir. Kısacası “tui” entelektüelin, yani aydının karikatürüdür.

Brecht kitabında aydın karikatürünün neler yapabileceğini o kendine has üslubuyla anlatır. “Tui”lerin görevi toplumdaki adaletsizliği, haksızlığı meşrulaştırmaktır. Utanmaları yoktur, ücretleri vardır. Para karşılığı halka yalan söylerler. Hatta bazen bunun için Ka-Me’nin, yani Karl Marx’ın kitabından bile alıntı yaparlar. Bir çayhanede, önlerinde “Bahaneciler Kralı”, “Pazarlığı siz yapın, kanıtlar benden”, “Neden suçsuzsunuz? Nu Shan size açıklar”, “Ne isterseniz yapın, ama uygun bir biçimini bulun” türü levhalarla otururlar. Tuilerin fahişelerden farkı yoktur. Gerekirse ayaküstü bile bahane üretirler. Bir tui kendisini “Örtbas etmede iyi değilim, ama çanak yalayıcılığı sanatında 17. sıradaydım” diye över.

Brecht “Turandot ve Aklayıcılar Kongresi”nin bitiriliş tarihi olarak 1954 yılını not etmiştir. Altmış yıl sonra iktidarı nasıl öveceklerini şaşıran “entelektüel” hokkabazları gördükçe kitabın ülkemizde hâlâ güncelliğini koruduğu görülüyor.