66. CANNES FESTİVALİ GÜNLÜĞÜ

15 Mayıs. Hava serin ve yağmurlu. Cannes, 66. Film Festivali Avustralyalı yönetmen Baz Luhrmann’ın Hollywood’da kotardığı “Muhteşem Gatsby” uyarlamasıyla başlayacak… Romanları kadar maceralı senaryo yazarı kimliğiyle de Hollywood sinema tarihinde renkli bir yeri olan F. Scott Fiztgerald’ın çok sevilen yapıtı “Muhteşem Gatsby”nin, bu gece Leonardo DiCaprio’yu festivalin kırmızı halılı merdivenlerine taşıyacak olan bu yeni uyarlaması, Jack Clayton’ın 1974’te çektiği Robert Redford’lu Gatsby’den daha iyi mi acaba ? Filmi önceden gören pek yok ama, iyi bir film bekleyen de yok ! “Moulin Rouge, 2001”, “Australia, 2008” gibi gösterişli filmlere imza atan Baz Luhrmann’ın (1962) açılış yapması, Amerikan sinemasına giderek daha fazla kucak açan Cannes Festivali’nin 65 yıllık sağlam köklerine de sadık kaldığı mesajına uygun mu acaba? Yedinci sanatın farklı uçlarını buluşturmayı hedefleyen Cannes’da, genellikle yarışma dışı sunulan ticari sinema örnekleri yle yaratıcı sinemasının, kırılgan dengeleri korumak adına aynı seçki paketinde buluşturulması, kimseyi hoşnut edememe riskini de taşıyan tehlikeli bir cambazlık örneği değil mi?

Zavallı Gatsby…

“Muhteşem Gatsby” beklenen, ya da korkulan düşkırıklığını yaşatıyor. Kanadalı bir eleştirmen “Beklediğim kadar kötü çıkmadı” diyor gülümseyerek. Film festival öncesinde Fransa’da bile basına gösterilmemişti ama, dergi ve gazeteler bol bol haber yapmışlardı. Le Monde gazetesinin ciddi sinema yazarı bile, davet edildiği New York’a giderek izleyemediği, izletilmeyen bu filmin yönetmeniyle söyleşi yapmaktan çekinmemişti. ‘Eleştirel bakış ya da özgün çözümleme artık pek ilgi çekmiyor’ görüşü yaygınlaşınca, meydan çoktan pazarlamaya dönük tanıtım yazılarına kalmadı mı zaten? Direnmeye ne gerek var !…

Dönelim filme… Durmadan yaklaşıp uzaklaşan hareketli kamerası, gösteriş saplantısını zevksizliğe dönüştüren ağır dekorları ve hızlı kurgusuyla televizyon kliplerini çağrıştıran “Muhteşem Gatsby”, eğlendirici sinemanın yapay gösterişinde boğuluyor. Üstelik, üç boyutlu çekim tekniği, öykünün çok boyutlu zenginliğini bir video oyunu yavanlığına indirgeyivermiş. Dağ fare doğurmuş… İsabet, ödül yarışı dışında bırakılan Baz Luhrmann, Fitzgerald’ın romanındaki çılgın dönem tasvirini de, katıksız aşk tutkusunu da yüceltecek sinemasal kıvılcımı yakalamaktan uzak kalmış…

Fransız ve Amerikan sinemalarının yüksek yoğunluğu…

Son yıllarda Amerikan sinema dünyasını Cannes Festivali’ne çekmeyi başaran yumuşak dönüşüm, bu yıl Fransa ve ABD yapımı filmlerin Altın Palmiye adaylarının %60’ını oluşturmasıyla, kutupların çekiciliğine giderek yenik düşmüş gibi gözükebilir. Ancak, işledikleri konular ve biçimleriyle çok farklı yaklaşımlar sergileyen bu filmlerin geniş yelpazesi, kağıt üzerinde yine her sinefil izleyiciyi doyuracak nitelikte bir liste oluşturmakta…

İki yıl önce yaptığımız uzun bir söyleşide, yarışmaya yeterince Fransız filmi alamamaktan yakınan Thierry Frémaux, bu kez amacına ulaşmış. Roman Polanski, Valeria Bruni Tedeschi ve son yıllarda keşfedilen İran’lı yönetmen Asghar Farhadi’nin bir ucu Fransa’da bulunan kültürel köprüler niteliğindeki ortak yapımlarıyla 9 filmlik bir liste çıkmış ortaya. François Ozon, Arnaud Desplechin ve Abdellatif Kechiche gibi ilgiyle beklenen Fransız yönetmenler arasında, yapay sahne ışıklarından hiç hoşlanmayan has sinema yaratıcısı Arnaud des Pallières’in de, yapımcısının zoruyla yarışmaya katılıyor olmasının altını ayrıca çizmek gerekiyor.

1960’lı yıllara dek her ülkenin kendisini temsil edecek filmi seçtiği bir resmiyetten, bir filmin hangi ülkenin, hangi kültürün ürünü olduğunun artık belirlenemediği seçkilerin öznel ve özgür bağımsızlığına ulaşmayı başarmanın gerisinde, “tutarlı bir süreklilik içinde değişim” tezatından söz etmek gerekir. Çünkü Cannes çok ender yönetici değiştiren bir etkinliktir. Gelecek yıl görevini bırakacak olan Gilles Jacob’un 1978’den bu yana festivalin sanat çizgisinde ağırlıklı bir rol oynadığını unutmamalıyız; 2000’lerin başından itibaren başkanla birlikte seçkilere damgasını vuran ve artık son seçici konumundaki Thierry Frémaux’nun da daha uzun bir süre aynı çizgiyi sürdüreceğini rahatlıkla öngörebiliriz. Cannes’da dikkati çeken başka bir özellik, geçmiş yıllarda beğenilen yönetmenlerin ilgi ve sadakatle izlenmesi. Sadece Avrupa dışından gelenleri sayarsak, Ethan ve Joel Coen kardeşler, Steven Soderbergh, Jim Jarmusch, James Gray, Takeshi Miike, Hirokazu Kore-eda ve Alexander Payne bu yarışa daha önce defalarca katılmış, kimi ödüller kazanmış yönetmenler…

Bu durumda, ilk filmlerini gerçekleştiren gençleri, festivalin resmi nitelikli ikinci yarışmalı bölümü olan “Belirli Bir Bakış” ta, ya da etkinliğin bağımsız yan bölümleri, “Eleştirmenlerin Haftası” ile “Yönetmenlerin 15 Günü” seçkilerinde keşfedebileceğiz.

Yan bölümlerin vazgeçilmez soluğu…

Yan bölümler Cannes Festivali’nin esas çekirdeğidir görüşü, karmaşık bir gerçeğin çarpıcı ifadesi olagelmiştir hep. Bu yıl ana bölümde gözlemlenen kutuplaşma, yan bölümlerin temel işlevini daha da önemli kılıyor. Öyle ya, Altın Palmiye peşinde koşacak 20 filmin hepsi olmasa da ezici çoğunluğu, dünyanın birçok ülkesinde yıl boyunca sinema afişlerine gelmeyecek mi ? Üstelik, Cannes’da yarış heyecanı nedeniyle yaratılan medyatik rüzgarlar, kırk yılda bir sinemaya gidenleri bile öncelikle bu filmlere çekmeyecek mi ? Halbuki, seyircisini yeni ufuklara davet eden, içeriği ve biçimiyle bir bütün olarak sinemayı sanat yapan yüzlerce film, festivalin yan bölümlerini izleyebilen bir avuç ayrıcalıklı sinefil çemberi dışına ancak başka festivaller ağında yer bularak çıkabilecek…

Yan bölümlerin 50 yıllık geçmişi

Artık iç çelişkileri açıkça görülen bu çarpıcı gerçek, festival yöneticilerinin çok önceden öngördükleri kaçınılmaz bir süreçti. Ciddi bir sinema eleştirisi geleneği olan Fransa’da ilk tepki, eleştirmenler derneğinden gelmişti : 1962 yılında Cannes’ın ilk yan bölümü “Eleştirmenlerin haftası”nı (Semaine İnternationale de la Critique Française) yaşama geçirerirken, ilk ve ikinci filmlerini gerçekleştiren genç yönetmenlere büyük bir kapı açtılar. Ardından, Fransız yönetmen ve yapımcılar birliği, ana bölümün kemikleşen klasik sinema anlayışına karşı tavır alarak, yenilikçi filmleri tanıtmayı hedefleyen “Yönetmenlerin On Beş Günü” (Quinzaine des Réalisateurs) yan bölümünü 1969’da organize etmeye başladı. 1978 yılında festivalin yönetimine gelen Gilles Jacob, yan bölümlerin dayanılmaz çekiciliğine direnebilmek için, ertesi yıl, ana seçkide ‘yer bulamayan’ yaratıcı sineması örnekleriniden oluşan, “Resmi Seçki” damgalı “Belirli Bir Bakış” (Un Certain Regard) yan bölümünü kurdu. Ana organizasyonun desteğiyle giderek önem kazanan bu bölüm, ayrı bir jüri tarafıdan verilen ödüllerle, aynı mekânı paylaştığı festival içinde, ikincil değil, farklı bir seçki niteliğiyle diğer yan bölümlerin önemini bir oranda azaltmak hedefinde giderek başarılı oluyordu…

Sofia Coppola’dan “Belirli Bir Bakış” açılışı

16 Mayıs. Yedi yıl önce “Marie Antoinette” ile ana bölümde yarışan Sofia Coppola’nın, Los Angeles’te ünlülerin villalarını soyan bir grup gencin gerçek öyküsünden esinlenerek çektiği “The Bling Ring”, bu gece “Belirli Bir Bakış” seçkisinin açılışını yapıyor ve ne yazık ki hiçbir sinemasal heyecan veremiyor. Sofia Coppola’nın belki de en zayıf filmini izliyoruz. Televizyon ve İnternet’le içli dışlı bir ortamda yaşamın gerçeklerinden kopan, yarattıkları sanal dünyanın pırıltılı sahteliğinde ne yaptıkların pek bilincinde olmayan, hırsızlığı bir oyuna dönüştüren bu zengin aile çocuklarının yüzeysel davranışlarını, yüzeysel bir dille anlatmak gerekmiyordu kuşkusuz. Yarışma dışı sunulan bir açılış filminin yönetmeni olmak, önemli bir adın zor mirasını taşıyan Sofia Coppola’ya, “Belirli Bir Bakış”ta ödül alamama düşkırıklığı yaşatmayacak neyse ki…

“Belirli Bir Bakış” sdeçkisinde Claire Denis, Rithy Panh, Hiner Saleem ve ilk filmini gerçekleştiren başarılı oyuncu Valeria Golino gibi tanınmış adlar yanında, ilk filmleriyle Altın Kamera adayı olacak beş kadın yönetmen daha var. Ana bölümde hiçbir ilk film olmadığını ve sadece bir kadın yönetmenin (Valeria Bruni Tedeschi) yer aldığını anımsarsak, “Belirli Bir Bakış“ın çok daha çoğulcu ve sinemasal açıdan heyecan verici bir seçki olduğu ortaya çıkacaktır.

Jüriler…

Steven Spielberg yönetimindeki ana jüri, gerilimli Altın Palmiye yarışı için olağan diplomatik dengeleri aramaya çalışırken, Danimarkalı genç yönetmen Thomas Vinterberg başkanlığındaki “Belirli Bir Bakış” jürisi, kuşkusuz daha rahat ve daha heyecanlı bir ortamda seçim yapabilecek. Bu iki jürinin farklı yapıları bile yan bölümlerin farklı önemini özetler nitelikte. Nicole Kidman’lı, Daniel Auteuil’lü ana jüri, Fransız ve Amerikan sinemalarının ana seçkide üçte ikiye varan çoğunluğunu pek fazla yadsımıyor.

Cannes’daki diğer önemli jüri, bu yıl Agnès Varda’nın başkanı olduğu “Altın Kamera” jürisi, bağımsız yan bölümler dahil tüm seçkilerde yer alan 23 ilk filmden birini ön plana çıkaracak. Festivalin dördüncü jürisini de unutmayalım : Jane Campion önderliğinde, Semih Kaplanoğlu’nun da görev aldığı “Cinéfondation ve Kısa Filmler” jürisi…

Üç boyutlu düşler, dehşet verici gerçekler…

19 Mayıs. “Gatsby”nin simgelediği üç boyutlu düşlerin hemen ardından dehşet verici gerçeklerle yüzleştik. Meksika’da, uyuşturucu ticareti gerisindeki kartellerin estirdiği kabul edilemez şiddetin vahşiliği, Altın Palmiye’nin ilk adayı Amat Escalante’nin yalın ve soğuk anlatım diliyle, alabildiğine çiğ görüntüler eşliğinde perdeye yansıyor. “Heli”, bir paket esrar çalmaya yeltenen gencecik saf çocuğun,’eğitim’almak için yeni katıldığı örgüt tarafından nasıl ‘cezalandırıldığını’ anlatıyor. Rahatsız edici şiddeti törpülemeden görüntüleyen Escalante özellikle kışkırtıcı bir anlatım dili seçmiş. Altın Palmiye adayı “Heli”, yoksul ve eğitimsiz genç insanları kana susamış canavarlara dönüştüren, işkenceyi video oyunu sıradanlığına indirgeyerek daha da vahşileştiren toplumsal ve ruhbilimsel yayların nasıl gerildiği konularında seyircisini düşünmeye davet ediyor.

Endişe verici dönüşümler…

Hızla gelişip zenginleşen Çin, küresel ortamda doğru/yanlış bir dizi endişeye yol açan mitik bir dev. Bu kökten değişimin, hızlı mütasyonun hem adsız aktörleri hem de seyircileri olan; dönüşüm sürecinin getirdiği sorunları göğüslemek zorunda kalan; binlerce yıllık birikimi altüst olan; temel insan hakları çiğnenen; ekonomik ve politik baskı altında yaşayan; kültürel çelişkiler içinde bocalayan; iç göç nedeniyle köklerinden kopan; sokakta, inşaat alanında, fabrikada, tekstil atölyesinde, mantar gibi biten gökdelenlerdeki bürolarda, eğlence sektörünün vıcık vıcık zevksiz lüksünde kimliğini yitiren Çin insanının dramını belgesel sinemaya yakın bir dille sahneye koyan Jia Zhang-Ke,ülkesinin yakın tarihini duyarlı kamerasıyla yansıtmaya devam ediyor. “A Touch of Sin” mizansen ustalığı ve şiirsel gerçekçiliğiyle de Jia Zhang-Ke’ye ödül getirecek bütünlükte, güçlü bir film.

Suçluluk duymak/suçlamak sarmalı…

“Geçmiş”te (Le Passé),Bérénice Bejo’nun yorumladığı Fransız kadınla, artık birlikte yaşamadıkları İranlı eşinin (Tahar Rahim) boşanma sürecini anlatan Asghar Farhadi, etkili bir mizansen cambazı ve olağanüstü bir senaryo ustası. “Bir Ayrılık, 2011”ta işlediği ana temayı, aynı hümanist yaklaşımla bu kez farklı bir kültürel ortama başarıyla uyarlayan Farhadi, yine ‘suçluluk duygusu /suçlama dürtüsü’ sarmalında açmaza giren insanoğlunun varoluşçu çelişkilerine el atıyor.

Küçük çıkarlar, kışkançlıklar, yanlış anlamalar ya da ideolojik saplantılar nedeniyle ötekini hemen suçlayıp yargılamak, sonra da verilen ‘cezayı’ bazan büyük bir zevkle, şiddetle uygulamak eğilimi, insanoğlu gerçeğinin belki de en karanlık yüzü değil midir ?

Hollanda sinemasını 1975 yılından bu yana ilk kez Altın Palmiye adayı yapan Alex Van Varmerdam, bu sarmalı daha ürkütücü bir düzeye taşıyor. Irksal, dinsel ve ideolojik köktencilik adına yola çıkan bir yeraltı örgütü, ‘doğru yoldan çıkan Liberal Batı’da temizliğe girişerek, yeni safkan beyaz ırkı yaratma misyonu adına her türlü canavarlığı mübah görmektedir. “Borgman” sert estetiği ve ürkütücü içeriğiyle, Michael Haneke’nin “Funny Games”inden daha irkiltici bir mesaj iletiyor.

Escalante’nin, Zhang-Ke’nin, Farhadi’nin ve Van Vaarmerdam’ın buluştukları temel nokta, bu tehlikeli dürtünün, farklı boyutlarıyla ne kadar yakınımızda, içimizde olduğuna dikkat çekiyor olmaları.