D’ALEMA – SWOBODA, AVRUPA – TÜRKİYE

Hürriyet’in deneyimli İtalya muhabiri Reha Erus’un, çarşamba günü yayınlanan, İtalya’nın eski Başbakanlarından Massimo D’Alema ile ilgili röportajı kanımca yeteri ilgiyi görmedi.

Oysa 15 yıl önce, öfkeden “Dallama” sıfatını yakıştırdığımız D’Alema ile yatıp, D’Alema ile kalkıyorduk.

Reha Erus’un söyleşisi bir çok bakımdan ilginç.Örneğin Apo’yu kolammakla suçladığımız Clinton’un D’Alema’ya telefon ederek, “Öcalan teroristtir, Türkiye’ye iade edin” dediğinin açıklanması dikkat çekici bir husus.

İşin ilginç yönlerinden biri de, 1988 kasımında Türkiye’de kolektif nefretin hedefi haline gelmiş olan D’Alema’nın sonraki yıllarda AB üyeliğimiz için lobi yapmış olması.

Ankara’nın, AB üyeliğinin her iki tarafın da yararına olduğuna inanan deneyimli politikacı ilişkilerin bugün vardığı kötü nokta konusunda diyor ki:

-Durumun sorumluları Merkel ve Sarkozy’dir, Bu ülkelerin başında bizim gibi solcular olsaydı, iş çabuklaşırdı inanın.

Doğrusu çok fazla basite indirgenmiş, aşırı iyimser bir yorum.

Avrupa’daki Türkiye ve Türk karşıtlığının çok daha derin ve değişik nedenleri var. Ayrıca AB’ye üyeliğimiz konusundaki tek ve hatta en büyük engel de Avrupa’dan değil, üyelik için zorunlu koşulları yerine getiremeyen bizden kaynaklanıyor.

***

Bu durumdan da, en çok iki ülkenin de sağcıları otoritarizm yanlılarnı hoşnut.

Hafta içinde özel bir dostlar masasında bir araya geldiğimiz, Türkiye’yi gerçekten iyi tanıyan ve önyargısız yaklaşan bir Avrupalı diplomat da bu noktayı vurguluyordu.

Türkiye’de inkar götürmez demokrasi ve insan hakları ihlallerinin Avrupa’nıın sağına, “görümüyor musunuz , karşı çıkarken ne kadar haklıydık?” demek ve, Ankara’yı dışlama yolundaki girişimlerini artırmak olanağını verdiğini söyleyip, ekliyordu:

-Garip olan da Avrupa sağının bu tutumunun en çok Türkiye’deki iktidara yaraması.

Ona göre, Erdoğan iktidarı da, demokrasi konusunda Avrupa’dan gelebilecek olan telkinleri, nasıl olsa bize kapıları kapalı diyerek gözardı etmektedir kolayca.

Diplomat dost bu, çok doğru gözlemden hareketle, Ankara’nın hiçbir şekilde dışlanmaması ,üyelik kapısının her zaman açık bırakılması gerektiğini söylüyor.

Bu görüş Türkiye’nin koşulları yerine getirdiği takdirde Avrupa’ya katılabileceğine ülkemizde gerçekten inanılması varsayımına dayanıyor.

Acaba Türkiye’de öyle bir hava hala var mı?

Ayrıca acaba Türkiye’deki iktidar dikta eğilimlerini dizginleyecek kadar Avrupa isteklisi mi?

Tayyip Bey’in iktidarının ilk dönemindeki, “Avrupa tutkusu”na kananlardansanız eğer bu sorunun doğru yanıtını bulmanız güçtür.

***

Kaldı ki, geçmişte olduğu gibi bugün de, Avrupa’nın ve politik Avrupalı’nın ne kadar umurundadır, Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları?

İster Avrupalı olsun, ister Amerikalı Batılı kendi dışındaki insandan, değerlerine mi uygun davranmasını ister, çıkarlarına mı?

Yaşadıklarımız ve yaşamakta olduklarımız ikinci şıkka “evet” dedirtiyor.

Örneklersek THY’nin verebileceği külliyetli bir uçak siparişi, bir çok olaya insan hakları açısından yaklaşımı önleyici bir rol oynamayacak mıdır?

Geçmişte böyle olmuştur, gelecekte de böyle olacaktır.

Türkler için geçerli olan bu olgu Kürtler için de geçerlidir.

O yüzdendir ki, Batılı’ya yakınmak, onun ortak değerler dolayısıyla sizin demokrasinizi ve özgürlüğünü savunacağını sanmak hatadır.

Bu konuda Avrupa’nın soluyla sağı arasında çok büyük bir fark olduğunu sananlar da hüsrana uğramaya mahkumlardır.

Kılıçdaroğlu ile Swoboda arasında meydana gelen tatsız olaylara bu açıdan bakınca, her şey biraz daha anlaşılabilir hale gelmiyor mu ne dersiniz?