GÜNEŞİN SOFRASINDAYIZ…

Hava belli belirsizdi: Ya yağmur yağarsa? Tepesi açık çünkü… Yer belli belirsizdi: Harabeydi gördüğümde… Hanı tiyatroya dönüştürmek harika bir düşünce ama hangi teknik olanaklarla? "Oyun" hem belli, hem belirsizdi: Belliydi , çünkü adından da anlaşılacağı gibi "Yaşamaya Dair- Bursa Cezaevinden Mektuplar" Nazım Hikmet’in şiirlerinden oluşacaktı. Belirsizdi çünkü: Genco Erkal’ın yeni bir kurgusu , bugüne dek hiç söylemediği şiirler de söz konusuydu… Beklentiler belli belirsizdi : Ustalığa saygı ile "yine mi Nazım Hikmet" dudak bükmesi arasında gidip geliyordu…

BU BİR "BÜYÜ"

Sonra… Sonra o gece geldi.

İstanbul Eminönü’nde 1700’lerden kalma Ali Paşa Han’ın Avlusuna girdik. İki akşam önceydi. Tepemizde yıldızlar ve bir de ay … Taş duvarlar arasında yerimizi aldık ve "büyü" başladı…

Nasıl, ne zaman oldu bilemiyorum. Hepimiz birer Nazım Hikmet’tik. Bu nasıl bir "büyü"dür ki, Piraye’ye aşık olduk. Bursa Cezaevinden ona mektuplar şiirler yazdık. Hepimiz geceye demirlerden baktık…

BU nasıl bir büyüdür ki, dün bugün oldu: Ülkemin hapishane coğrafyasındaki tüm taş duvar,demir parmaklıklar gerisindeki insanlara, yazarlara, şairlere, düşünenlere dönüştük… Dünyanın daha güzel, hayatın daha yaşanılası olabileceğine dair içimizdeki umudu büyüttük. Kavgamızı, sevincimizi çoğalttık. Hasretten, sevdiklerimize hasret, evimize hasret, kentimize hasretten defalarca öldük. İman tahtamızın üzerindeki baskıya rağmen kalbimiz en uzak yıldızla çarptı.

MEKAN ve ZAMAN

Baştan başlamalıyım: Genç mimar Selen Erkal’ın mekan tasarım ve uygulaması, Ali Paşa Han’ının iç avlusunu mucizevi bir biçimde tiyatroya dönüştürmüştü. Rahat, işlevsel, görüş açısı, akustiği mükemmel. En az müdahale ile en iyi sonuç alınmış.

Mekanla oyun birbirleri için yaratılmışlardı. Bu bütünleşme sanki bin yıllıktı. Hem de bugüne aitti. "Dün, bugündü" demem boşuna değil. Nazım Hikmet sanki hiç bu kadar bu güne ait olmamıştı. "Antenler yalan söylüyorsa /yalan söylüyorsa rotatifler/ duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa" gelip seyirciler arasında yerini aldı. "Dua yalan söylüyorsa / rüya yalan söylüyorsa"….

İNSANLIĞA ÇAĞRI

Oyun alanında Genco Erkal ve Tülay Günal. Genco Erkal’dan bin kez dinlediğim dizelerin, hala beni böylesine etkilemesine müthiş şaşarak; Tülay Günal’ın sahnede büyümesine, büyümesine, çoğalmasına, çoğalmasına neredeyse inanamayarak izledim ikiliyi. Mükemmelliğin ötesinde ilişkileri çarpıcıydı. Birbirlerine hiç dokunmadan, bir an olsun göz göze gelmeden yaratılan yoğun ilişki. Aralarında elastiki , göze görünmeyen bir ip: Yakınlaşan, uzaklaşan, düğümlenen ama hiç ama hiç kopmayan bir ip…

Oyunun her anında Nazım Piraye’yi, Piraye Nazım’ı, aklında, yüreğinde, ruhunda var etti ve yaşattı.

Oyun alanında iki müzisyen: PiyanodaYiğit Özatalay , Viyolonselde Deniz Doğangün… Fazıl Say, Zülfü Livaneli, Cem Karaca, Tarık Öcal, Edip Akbayram, Tolga Çebi, Nadir Göktürk, Timur Selçuk’un bellekleri terk etmeyen besteleri… Şiirle şarkıyı, hüzünle sevinci, hasretle umudu dengeleyen mükemmeliyet… Oyun bittiğinde 185 kişilik tiyatroda hepimiz güneşin sofrasında, dostlar arasındaydık. (Haziran sonuna dek oynuyor.)

"Yaşamaya Dair", teatral bir çağrıydı. Şiire bir çağrıydı. Ama en çok en çok insanlığa bir çağrıydı.