CANNES FESTİVALİ GÜNLÜĞÜ

20 Mayıs

Ekonomik yapısı çatırdayan, toplumsal ve siyasi dengeleri giderek çözülen tehlikeli bir dünyada yaşadığımızı unutmak olanaksız. Haksızlığın, baskının, şiddetin, adaletsizliğin her türüyle, her coğrafyada randevumuz var. Ne mutlu ki, daha güzel bir yaşam savaşında insanoğlundan umut kesilmez, mesajını veren filmler de izliyoruz.

Japon sinemasından farklı sesler…

Altın Palmiye adayı iki Japon yönetmen, içerik ve biçemleri çok farklı filmleriyle, tepki yelpazesinin de iki ucunda buluştular. Farklı türlere el atmayı seven Takashi Miike, Hollywood kokan polisiye anlatım dilinin ağırlığı eşliğinde ‘Para her şeyi hangi noktaya kadar satın alabilir?’ sorusuna yanıt ararken, intikam duygusunun sınırlarını da sorguluyor. Bir roman uyarlaması olan “Samandan Kalkan”, türüne yenilikçi bir örnek getiremese de, önemli konulara değiniyor. Milyarder dede, küçük torununa tecavüz edip vahşice öldüren genç adamı vurana 1 milyar Yen ödül vereceğini açıklayınca, milyonlarca Japonu kiralık katil konumuna itiverir. Polis memurundan hemşireye, iflasın eşine gelmiş iş adamından çılgın kamyon şoförüne ve Yakuzalara dek herkes bu aşağılık katili öldürme yarışındadır.

Hukuk devletini korumakla sorumlu devletin yapması gerekense, bu iğrenç çocuk katilini sağ salim adalete teslim etmektir… Suçlama, yargılama ve cezalandırarak intikam alma dürtüsüne yeni bir çeşitleme getiren Takashi Miike, şiddet dolu görüntüler ardında konusuna yeni bir boyut katamadığı için daha çok ıslıklarla karşılanıyor.

Hirokazu Kore-Eda, tam tersine, ödül alabilecek olgunluktaki “Babasının Oğlu” ile alkışlanıyor. Bunalımlı, mutsuz bir hemşire, kötülük ederek rahatlama iç dürtüsüyle, çalıştığı doğum evinde iki bebeğin kimliklerini değiştirivermiştir. Beş yıl sonra, bu ‘yanlişlık’ nedeniyle oluşan suç zaman aşımına uğradığında, ‘hatasını’ itiraf eder. Sosyal konumları kadar yaşam felsefeleri de farklı o iki ailenin iç dengeleri altüst olacaktır… Bu öyküyü, insani, psikolojik, felsefi ve eğitsel boyutlarıyla derinlemesine işleyen Kore-Eda, şiirsel dili ve yalın estetizmiyle, Miike’ninkinden çok farklı bir Japonya’yı duyarlı, sevecen bir dille anlatıyor…

Fransız sinemasından çeşitlemeler

Fransız sineması henüz sonuçları etkileyecek kadar güçlü bir örnek getiremese de zevkle izlenen filmler sunuyor. François Ozon yaygınlaşan güncel bir konuyu, öğrenci kızların İnternet üzerinden cinsel ilişki teklif etmeleri konusuna, içtenlikli bir dille eğilmiş.

“Genç ve Güzel” (Jeune & Jolie), yüksek gelirli bir ailenin 17 yaşındaki çekici kızının, tanımadığı erkeklerle para karşılığı yatmasının gerisindeki nedenleri deşmek amacıyla, Parisli liberal burjuva bir ailenin günlük yaşamını içtenci bakışla, incelikli bir dille anlatıyor.

Arnaud Desplechin, gerçek bir öyküden yola çıkarak, 2. Dünya Savaşından yaralı çıkan Kızılderili askerin ruhsal yaralarının, 1950’lerde, Kansas’ta nasıl tedavi edildiğini, süssüz bir dille anlatırken, baş oyuncusu Benicio del Toro’ya ödül getirebilecek bir rol sunuyor.

En iyi erkek oyuncu kim ?

Erkek oyuncu ödülünün başka ciddi adayları da var. “Inside Llewyn Davis”te, folk müziğinin 1960’ların New York’undaki dönüşüm dönemini akıcı bir dille perdeye taşıyan Joel ve Ethan Coen, incelilkli mizahi yaklaşımları gerisinde, Oscar Isaac’a yeteneğini kanıtlama fırsatı sunmuşlar.

Amerikan sinemasının beklenen örneklerinden “Behind the Candelabra”da, 1980’lerde Aids’ten ölen Amerikalı piyanist/şarkıcı Liberace ile eşcinsel sevgilisi Scott Thorson’un gerçek öyküsünü yorumlayan Michael Douglas ve Matt Damon, yönetmenleri Steven Soderbergh, televizyon için çektiği bu filmde kendilerinden fazla incelikli oyunculuk istememiş te olsa, başarılı, şaşırtıcı bir performans sergiliyorlar.

21 Mayıs

İtalyan sinemasının alevi

Sonunda beklediğimiz sinemasal hazza ulaştık. Paolo Sorrentino (1970), yedinci sanatın tiyatroyu, felsefeyi, edebiyatı, müziği ve resmi birlikte kucaklayabildiği oranda diğerlerinden daha güçlü, gerçek bir sanat dalı olduğunu hatırlatarak, İtalyan sinemasının geçmişteki alevini canlandırmayı denemiş. Altın Palmiye hedefine tam olarak ulaşamıyor gözükse de, “La Grande Bellezza” ile incelikli tatlar damıtan, derinlikli ve duyarlı bir yaratıcı sinema örneği gerçekleştirmiş. Sorrentino, yakaladığı estetik bütünlük yanında, işlediği konuların düşünsel yoğunluğuyla da, İtalyan sanat ve kültürünün binlerce yıllık birikimden beslenerek, o çizgi içindeki özgün yerini rahatlıkla aldığını gösteriyor. Başta Federico Fellini ve Ettore Scola olmak üzere, o muhteşem dönemin usta yönetmenlerini, nostaljik yaklaşımın tuzağına düşmeden saygıyla selamlayan “La Grande Bellezza”, meşaleyi onlardan devralamayan ve artık kendini emekliliğe ayırmış bir sonraki kuşağın sorumluluğunu, bugün içinde debelendiğimiz anlamsızlıklar bataklığı ortasındaki çaresiz yalnızlıklarına koşut olarak sorguluyor. Yaşamının geriye kalanını Roma’nın renkli ve gürültülü gecelerinde eğlenerek geçirmeye çabalayan 65 yaşındaki eski ‘yıldız’, yazar bozuntusu zengin ‘dandy’, renkli medyadaki köşesinde zehir saçan kalemiyle herkese yukarıdan bakmaktadır. Dünün mimarlığından, bugünün giderek mizantrop ve sinik gözlemciliğine terfi etmiş bulunan ve bir noktada Roma’nın çöküşünü simgeleyen bu karakteri incelikle yorumlayan Toni Servillo da, sayıları durmadan artan erkek oyuncu ödülü adayları arasına katılıyor. 2004’ten bu yana beşinci kez ana yarışmaya katılan Sorrentino’nun, “La Grande Bellezza” ile ödül almasını bekliyoruz ama, Altın Palmiye’ye ulaşması, hele bu jüriyle, zor bir ihtimal.

Ötenazi ve insan sevgisi

İtalyan sinemasının başarılı ikinci temsilcisi, “Belirli Bir Bakış” seçkisine ilk filmi “Miele” (Bal) ile katılan tanınmış oyuncu Valeria Golino (1966), duyarlı ve yetenekli bir yönetmen kimliği sergiliyor. Bal takma adını kullanan 30 yaşlarındaki genç kadın, insan sevgisiyle ölüm ticareti arasında tuhaf bir köprü kurmuştur. Arada sırada Meksika’ya giderek, eczanelerden reçetesiz aldığı köpek öldürücü ilacı, yasaların ötenaziye izin vermediği İtalya’da, yaşamdan umudunu kesmiş ağır hastaların acılarını kısaltarak, onların ölümüne yardımcı olmak amacıyla pazarlar. Ne var ki, bir müşterisi, bu ticaretin kırılgan dengelerini altüst ediverecektir. Alabildiğine yozlaşan bir dünyada artık yaşamak istemeyen, sağlığı yerinde emekli zengin mimar, Sorrentino’nun kahramanıyla aynı gözlemleri paylaşan ama onun tam karşıtı, sağlam bir karakterdir… Film İstanbul’da, Süleymaniye camiinde noktalanır. Yaşlı mimar, intihar etmeden önce, Bal’a, bu caminin devasa kubbesinin, mimarı Sinan tarafından, yivli kolonların yarattığı yukarı yönlü hava akımının desteğiyle de taşınacak biçimde tasarlandığından söz etmiştir. Katıksız bir insan sevgisiyle yakınlık duyduğu, giderek bağlandığı bu ‘bilge’ insanı bir kez daha saygı ve sevgiyle anmak için İstanbul’a gider Bal, ve camide yukarı yönlü hava akımı olup olmadığını sınar… Konusuna içten, yalın bir duyarlıkla sahip çıkan Valeria Golino “Altın Kamera” jürisinin herhalde dikkatini çekecektir.

Kızıl Kmerler’in gerçekleştirdiği soykırımı anlatmak…

“Belirli Bir Bakış” bölümü ödülünün en güçlü adayı, Kamboçyalı Fransız yönetmen/yazar Rithy Panh (1964), “ Eksik Resim” (L’İmage manquante) ile son derece çarpıcı, önemli bir yaratıcı sineması örneğiyle alkışlanıyor. Dört dörtlük bir başyapıt izliyoruz. Kendi çocukluk öyküsünü, Pol Pot yönetimindeki Kızıl Kmerler’in 1970’lerde gerçekleştirdiği soykırım sırasında ailesinin nasıl dağıldığını, yaşanan vahşeti n küçük bir çocuk olarak kendisini nasıl etkilediğini son derece şiirsel ve kişisel bir bakış açısıyla, eski belgesel görüntülerin yanında, killi topraktan yoğurduğu küçük heykelciklerin rol aldığı mizansen eşliğinde anlatırken, politik içerikli bir filmin kuru hesaplaşmalardan, suçlamalardan ve öğreticilikten ne kadar uzaklarda, ne kadar sağlam bir sanat yapıtı olabileceğini kanıtlıyor.

Rithy Panh’ın, Altın Palmiye listesi açıklanmadan bir gün önce, Cumartesi gecesi verilecek olan “Belirli Bir Bakış” bölümü ödülünü almak için sahneye çıkacağına kesin gözüyle bakanlar, filmin gösterildiği günden bu yana çoğunluktalar.

22 Mayıs

Eşcinselliği görüntülemek…

Şiddeti ve seksi estetik kaygıları ön plana alarak görüntüleyen yönetmenler, erotizmle pornografi arasındaki sınırları cesaretle sorgulamaktalar. Değişik seçkilerde izlenen, biçimsel açıdan ciddi bir dönüşümün bekli de kırılma noktasının göstergesi olan bu filmler, özellikle şiddeti yüceltme riski içerdiklerinde, ciddi etik soruları da gündeme getiriyorlar.

Estetizmin ürkütücü soğukluğu

Danimarka sinemasının yeni umudu Nicolas Winding Refn (1970) iki yıl önce Cannes’da Mizansen Ödülü kazandığı “Drive” ile göz doldurmuştu. Bu kez, “Only God Forgives” ile gerçek bir mizansen ustası olduğunu, büyüleyici bir estetik bütünlük yaratmaktaki hünerini bir basamak daha öteye taşımayı başarıyor. Ancak, yaşam soluğundan yoksun, duygularını çelik zırhlar gerisine hapsetmiş karakterlerin kan ve intikam kokan mekanik devinimleri gerisindeki yüzeysel içerik, şiddeti kabul edilir kılan soğuk görüntüler senfonisine dönüşüyor ve o şiddetin vahşetini yüceltmekten başka bir işe yaramıyor. Bangkok’ta esrar ticareti yapan iki kardeşten biri öldürülünce, çete başı annenin (Kristin Scott Thomas) öç almakla görevlendirdiği diğerinin( Ryan Gosling), geleneksel keskin kılıcıyla ‘adalet dağıtan’ Taylandlı polise karşı verdiği ölüm kalım savaşından geriye ürkütücü, acı bir tat kalıyor.

Eşcinsel tutkular…

Tam da Fransa’da eşcinsellere evlenme özgürlüğü tanıyan yasanın Anayasa Mahkemesi tarafından onaylandığı ve bir dizi ‘direnişçi’ gösterini sürdüğü günlerde eşcinsel ilişkileri gözünü kırpmadan perdeye taşıyan filmler dikkati çekiyor. “Belirli Bir Bakış” seçkisinde, eşcinsellerin eş aradıkları çıplaklar plajında birbirlerine nasıl yaklaştıklarını, nasıl seviştikleri, küçük kıskançlıklarını, varoluşçu bunalımlarını polisiye bir öykü içinde anlatan Alain Giraudie, “Göldeki Yabancı”da (L’İnconnu du lac) içtenlikli bir yaklaşımla, estetik kaygılarda boğulmayan yalın bir mizansen sergiliyor. Süssüz bir şiirsellikle çizdiği sağlam karakterlerden oluşan bu insan manzaraları, özellikle eşcinsel olmayan seyirciyi farklı bir seçimin dünyasını tanımaya davet ediyor.

23 Mayıs

Altın Palmiye şimdiden belli mi oldu?

Paris’e festival bitmeden dönmem gerekiyordu. Cannes’dan ayrılmamdan hemen sonra gösterilen Fransız sinemasının en “Yeni Dalga”cı adlarından Abdellatif Kechiche’in (1960) coşkuyla alkışlanan filmi “Adèle’in Yaşamı”, herkesin ‘mutlaka Altın Palmiye alacak’ dediği sıcak tepkilerle karşılanıyor. Fransız basınında tek çatlak ses yok. Tunus kökenli Fransız yönetmenin önceki filmlerinin, özellikle “Le Grain et le mulet”nin 2007’de Venedik’te yarattığı heyecanı anımsayınca, omuz kamerasıyla yakın takibe aldığı tutkulu insan portreleri çizmekteki olağanüstü başarısı, aklıma ilk gelen özelliği oluyor. Abdellatif Kechiche, bu kez iki genç kız arasındaki eşcinsel tutkuyu 3 saat boyunca anlatırken, güvendiğim eleştirmen dostların söylediklerine göre, Robert Bresson’la François Truffaut karışımı, ustalıklı ve olgun bir mizansen imzalamış. Léa Seydoux ile filme adını veren, ondan da genç oyuncu Adèle Exarchopoulos’un, inandırıcılığın ötesinde olağanüstü başarılı bulunan yorumlarıyla kadın oyuncu ödülünü paylaşacaklarına da kesin gözüyle bakanlar, filmde on dakika süren sıcak sevişme sahnesini, Louvre müzesini gezer gibi izlediklerini söylüyorlar…

Sinemada anlatım özgürlüğünün sınırları olabilir mi?

Şiddetin ve erotizmin en uç noktalarının bile, her tür yasaktan ve ikiyüzlülükten arınmış bir yaklaşımla, sinemada özgürce işlenmesi, kuşkusuz, yaratıcılığın vazgeçilmez koşuludur. Cannes’da bazı filmlerin ‘bu özgürlüğün sınırı olmalı mı, olabilir mi?’ sorusunu gündeme getirmesi bile başlı başına bir çelişki oluşturmaktaydı. Abdellatif Kechiche, bu çelişkileri bir çırpıda silip süpürmüşe benziyor…

25 Mayıs

Rithy Panh “Belirli Bir Bakış” ödülünü kazanıyor

“Belirli Bir Bakış ödülleri bu gece açıklandı. Beklediğimiz sonuç, sinema tarihindeki yerini aldı. Politik içerikli yaratıcı sinemasının içtenci şiirsel örneği “ Eksik Resim” (L’İmage manquante) ile Rithy Panh’a bu bölümün büyük ödülünü veren jürinin başkanı Danimarkalı genç yönetmen Thomas Vinterberg’in, yarışan filmlere ilişkin açıklamasına göz atalım : “… İzlediğimiz filmler, değişik açılardan olağanüstü bir seçki oluşturmaktaydı. Mesleğimizin en güzel yanlarından biri, içimize çörekleniveren, yaşamımızın ortak aynası olan toplumsal belleğin bir parçasına dönüşen unutulmaz anları beyazperdede yaratabilmektir. Killi topraktan yontulmuş heykelcikler, şahane güzellik, şiddet, eşcinsel oral seks, insan doğasının sistemli olarak aşağılanması, Léa Seydoux’nun bacakları, Brando’nun müthiş taklidi, işte bizleri uzun süre kovalayacak benzersiz görüntüler… Bu seçki, duygusallıktan çok uzaklardaydı ama şiirselliği yakalamıştı. Politik bir seçkiydi, alabildiğine özgündü, bazen çok şaşırtıcıydı, çeşitliydi ve en önemlisi unutulmazdı…”

Alain Giraudie’nin, iki gün önce sözünü ettiğim “Göldeki Yabancı” (L’İnconnu du lac) adlı filmiyle “Belirli Bir Bakış” Mizansen Ödülünü alması, jürinin temasal ve biçimsel farklılıkların getirdiği zenginliği duyarlı bir yaklaşımla değerlendirdiğinin bir başka göstergesiydi…

Renkli adaylar, zor seçimler

Evet, 66. Cannes Film Festivali yarın akşam noktalanacak… Töreni, Paris’te, televizyondan izleyeceğim. Gündemde kaçınılmaz tahmin süreci, daha doğrusu spekülasyonu var. Ödüllerin Fransız ve Amerikan sineması ağırlıklı olacağı, daha filmleri izlemeden ileri sürülebileceğimiz bir öngörüydü. Jia Zhangke ile Hirokazu Kore-Eda’nın, Çin ve Japon sinemalarından getirdikleri iki güçlü soluk dışında bu öngörüyü pek fazla zorlayan da olmadı zaten.

Aşgar Farhadi rejim yanlısı mı?

Bir ara Aşgar Farhadi’nin adı da geçiyordu, sonra unutulur gibi oldu ama, ödül listesinde üst sıralara tırmanabileceğini düşünenler de hâlâ var. Farhadi’nin “Geçmiş”te (Le Passé)sergilediği klasik anlatım dili, kuşkusuz olağanüstü bir biçem oluşturmuyordu. Kaldı ki, genelde çok beğenilen ustalıklı senaryosunun, politik anlamda da fazla ‘ustalıklı’ olduğu yolunda kuşkular vardı. İran sinema dünyasından birçok kişi, özellikle de kadınlar, Farhadi’yi Cannes’da sert dille eleştiriyor, rejim yandaşı bir film yapmış olmakla suçluyorlardı. Bu açıdan bakınca, filmin başkarakteri İranlı genç adamın, geçmişteki davranışları ve sorumlulukları nedeniyle hiç sorgulanmadığını fark ediyoruz. Tam tersine, hep iyi niyetli davranan, sorunları çözmeye çabalayan, insancıl görünümü ardında geleneksel kültürel değerlerini savunan yumuşak, aydın maço kimliğiyle, Batılıya yaşam dersi veren, ona yol gösteren İranlı ‘akil adam’ rolüne soyunuyor…

Filmleri farklı açılardan okumak, kuşkusuz zor, ama gerekli bir çaba. Yine de belli olmaz, dengeler arayışı içindeki jüri, manipüle edilmiş olabileceğini düşünmeden, kalkıp “Geçmiş”e senaryo ödülü bile verebilir.

Beklenen yönetmen: Abdellatif Kechiche…

Tüm seçkilerde üçte ikiye yakın bir oranda yer alan Fransız ve Amerikan sinemaları arasında özgün bir yeri olan Roman Polanski’nin son gün gösterilen filmi “Kürklü Venüs” sonuçları etkileyecek güçte olmazsa, Fransız sinemasının Abdellatif Kechiche’in "Adèle’in Yaşamı” ile Altın Palmiye alması gönülden alkışlanacak. Kadın oyuncu ödülünün de, bu filmde eşcinsel tutkuyu olağanüstü bir kıvılcımla yorumlayan iki genç oyuncu arasında paylaştırılması yine herkesin beklediği bir sonuç. Ancak, son günlerde yarışa katılanJim Jarmush’un, ‘rock and roll vampire’ türü olarak tanımlanan ve tabii yine göremediğim “Only Lovers Left Alive” adlı filminde çok güzel bir yorum sergilediği söylenen Tilda Swinton da unutulmayabilir. İlk filmi “Stranger Than Paradise” ile 1984’te, üyesi olduğum Altın Kamera jürisi tarafından ödüllendirilen Jim Jarmush, böylece Cannes’dan eli boş dönmeyebilir.

Erkek oyuncu ödülünün de, Steven Soderbergh’in filmi “Behind the Candelabra”da başka bir eşcinsel çifti yorumlayan Michael Douglas/Matt Damon ikilisine verilmesi bekleniyor. Coen kardeşlerin son derece hoş filmi “Inside Llewyn Davis”i başarıyla omuzlayan Oscar Isaac ta bu dalda ciddi bir aday. Bu arada, filmin sürpriz yapacak bütünlükte olduğunun, “Barton Fink”ten sonra Altın Palmiye’ye ikinci kez ulaşamasalar da, Ethan ve Joel Coen’in jüri ya da mizansen ödülüne yakın olduklarının altını çizelim. Mizansen ödülünün diğer adayları arasında Paolo Sorrentino ve Jia Zhangke ilk sıralarda geliyor… Bu arada, Amerikan sinemasının, son günlerde yarışan Alexander Payne (Nebreska) ve James Gray (The İmmigrant) ile de göz doldurduğunu unutmayalım.

Şiddeti ve seksi, özellikle de eşcinsel tutkuları gözünü kırpmadan, estetik kaygıları ön plana alarak görüntüleyen farklı türlerdeki filmlerin dikkati çektiği bu festivalden, ödüllerin dağılımı ne olursa olsun, geriye başka bir saptama daha kalacak: haksızlıkların, adaletsizliğin, baskının ve şiddetin de küreselleştiği dünyamızda, bireyler ve toplumlar her coğrafyada kutuplaşmış, patlama noktasına gelmişlerdir…

26 Mayıs

Heyecan verici filmler, heyecansız ödüller…

  1. Cannes Film Festivali, bu akşam yapılan kapanış töreniyle noktalandı… Sonuçta, Paolo Sorrentino ve Michael Douglas dışında, beklediğimiz adların tümü ödül listesinde yer buldular. En önemlisi, aşk tutkusunun tasvirine odaklanmış duyarlı ve cesur bir yaratıcı sineması örneği olan “Adèle’in Yaşamı”na, 3 saatlik süresine ve eşcinsel bir ilişkiyi uzun uzun, apaçık görüntülediği için birçok ülkede sansür edilme riski taşımasına karşın, hem de iki genç kadın oyuncusuyla birlikte Altın Palmiye verilmesiydi. Fransız olduğum kadar Tunuslu, Tunuslu olduğum kadar da Fransızım diyen Abdellatif Kechiche ile olağanüstü bir osmoz (geçişim) içinde kendilerini filme cömertçe adayan, Léa Seydoux /Adéle Exarchopoulos ikilisi, en iyi kadın oyuncular olmanın ötesinde, iç yaşamın gerçekliğiyle, oyunculuğun inandırıcılığı arasındaki sınırları şeffaflaştırmayı başarıyorlardı. Sinemanın büyüsü, tek vücut çalışabilen bir ekiple birlikte özgün bir atmosfer yaratmakla mümkün olabilirdi ancak. Bu büyüyü yakalayabilen Coen kardeşlerin de listenin ikinci sırasında yer almaları, Fransız ve Amerikan sinemalarını bu yılki ağırlıklı konumuyla da uyum içindeydi.

Asya sinemasının yüksek düzeyi de, Jia Zhangke ve Hirokazu Kore-Eda gibi beklenen adlar ödüllendirilerek unutulmamıştı. Şiddeti ve vahşeti tüm çiğliğiyle sahneleyen Meksikalı genç yönetmen Amat Escalante’nin mizansen ödülüyle ilk sıralara tırmanması da yerinde bir karardı; anlamsız, hastalıklı bir şiddeti estetik cilalar gerisinde yücelten kimi filmler yanında, içimizdeki faşist dürtülerin vahşetini gündeme getiren Escalante, sorumlu bir sinema örneği imzalıyordu.

Evet, bir filme bir ödül kuralının kaçınılmaz kıldığı denge arayışları sonun da, bir anlamda ofsaytta kalan kadın ve erkek oyuncu ödülleri dâhil, hiçbir ödül ‘yanlış’ değildi. Tek sorun, galiba, alınan kararların fazlasıyla ’doğru’ ve ‘uyumlu’ olmasındaydı… Farklı türlerde heyecan veren birçok filmden oluşan, sinema düzeyi yüksek seçki, Altın Palmiye’nin uzun uzun alkışlanması dışında, ödül töreni sırasında nedense aynı heyecanı yaratamıyordu. Oldukça gergin ve tutuk görünen Steven Spielberg ve jürisinin, yaşadıkları doğal iç çekişmeler sonunda verdikleri dengeli kararlarla önemli bir hata yapmadıkları; ancak, “Adèle’in Yaşamı” dışında ciddi bir risk almaktan da kaçınarak, ana rüzgârlara yelken açtıkları söylenebilir. Michael Douglas/Matt Damon ikilisine en iyi erkek oyuncu ödülünün verilmemesi de, eşcinsel tutkuları daha fazla ön plana çıkarmak istememenin, ya da başka kişisel çekincelerin göstergesi olarak yorumlanabilir.

Paolo Sorrentino’nun özgün sinema dünyasını, yaratıcı yönetmenliğini onurlandırmak, gelecek jürilere kaldı… Bu arada, Michael Douglas’ın Oscar’lar yarışında öne çıkacağına; ayrıca, Fransa’nın geleneksel César ödülleri töreninde, “Adèle’in Yaşamı” yanında onur konuğu olacağına şimdiden kesin gözüyle bakabiliriz.