DAN BROWN VE ÇOK SATMANIN MATEMATİĞİ

Dan Brown’un yeni romanı Cehennem geçtiğimiz günlerde kitapçı raflarındaki yerini aldı. Brown’ın daha önceki romanları ilk olarak İngilizce yayımlanıyor; daha sonra da diğer dillere çevriliyordu. Dante’nin İlahi Komedyası’ndaki “Cehennem” bölümüne gönderme yapan Cehennem’de ise farklı bir yöntem izlendi. Çevirmenler bir araya toplandı ve kitap aralarında Türkçe de olmak üzere birçok dilde aynı anda yayımlandı. Nitekim gazetelerde çevirmenlerin telefonlarının nasıl toplandığına, dış dünyadan nasıl yalıtıldıklarına dair bir sürü haber yer aldı. Böylelikle bu bir araya toplanma meselesi de tanıtım stratejisinin bir unsuru haline getirilmiş oldu. Aslında bütün dünyada yayım için seçilen tarihin, yani 14 Mayıs’ın, özel bir anlamı var. 14. 05. 13 tarihi pi sayısına tersten bir gönderme. Çünkü kitapta geçtiği üzere Dante cehennemi dairelere ayrılmış bir biçimde tasvir ediyor. Dan Brown’ın ve ortalama okurunun bu türden ucuz numaraları sevdiği biliniyor. Hatırlanacağı gibi Brown bir önceki romanı Kayıp Sembol’ün kapağında da “domuz şifresi” denen yöntemle “All great truths begin as blasphemies” (Bütün büyük gerçekler [tanrıya] küfür olarak başlar) yazısına yer vermişti.

Cehennem’de yine Brown’ın ünlü kahramanı Robert Langdon sahne alıyor. Bu kez perde Floransa’da açılıyor. Langdon gözlerini bir hastanede açıyor. Vurulmuş ve hafızasını kaybetmiştir. Peşine bir kiralık katil düşüyor. Sienna Brooks isimli bir doktor kaçmasına yardım ediyor. İşin içine Konsorsiyum isimli bir örgüt ve Bertrand Zobrist isimli kafayı nüfus artışına takmış bir dahi-deli bilim adamı giriyor. Bundan sonrası cahil Amerikalı turistler için Floransa şehir turudur.

Langdon ve Brooks sayfalar boyunca Palazzo Pitti’den Ponte Vecciho’ya, Duomo Katedrali’nden Vaftizhane’ye koşturup duruyorlar. Romana göre Brooks IQ’su 208 olan bir dahidir. Bir karşılaştırma yapmak açısından söyleyelim; Stephen Hawking’in ve Bill Gates’in IQ’sunun 160 olduğu söyleniyor. Buna rağmen malumatfuruş Langdon Floransa gezisi boyunca Sienna’ya gerizekalı muamelesi yapmayı tercih ediyor.

Langdon’un yolu daha sonra Venedik’e ve İstanbul’a düşüyor. Brown’ın Venedik tasvirleri hakikaten pek yavan ama insan İstanbul hakkında yazılanları okurken “beterin beterinin olabileceğini” anlıyor. Langdon şehre akşam namazı esnasında varıyor. Kitabın yedinci bölümünün girişinden kurgunun mart ayında geçtiğini anlıyoruz. Yani saatin 18.00-18.30 arası olması gerekiyor. Ama Langdon, Da Vinci’den sonra en kalabalık saatinde İstanbul trafiğinin de sırlarını çözmüş olmalı ki, Dante’nin Cehennemi’ne rahmet okutacak İstanbul trafiğine yakalanmadan kolayca Ayasofya’ya gidiyor.

Dante ve İslam Peygamberi

Dan Brown’ın Ayasofya ile ilgili bölümlerde hem Amerikalı turistleri hem de Türk/İslam pazarını memnun etmeye çalıştığı anlaşılıyor. Hat sanatı ve resimlerden yola çıkarak İslam ve Hıristiyanlık konusunda beylik laflar ediyor. Camilerin ve kiliselerin benzerliklerinden, Batı ile Doğu’nun dini geleneklerinin birbirini ne kadar andırdığından dem vuruyor. Brown, Ayasofya’da geçen bölümlerde olur olmaz her şeye yorum yapan Langdon’ı fazla konuşturmamayı tercih ediyor. Öyle ya Langdon konuşup da Dante’nin Cehennem’in 28. kantosunda İslam Peygamberi ve hem damadı hem de dördüncü halifesi Ali hakkında yazdıklarını söylerse, bütün bir pazarlama stratejisi boşa çıkabilir. Tabii ki Langdon boşboğazlık etmiyor ve genelgeçer laflarla yetiniyor. Langdon ve beraberindekiler Ayasofya’dan sonra Yerebatan Sarnıcı’na gidiyorlar. Ama artık iş işten geçmiş, Bertrand Zobrist üç çocuk diye tutturan Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetmeye çalıştığı Türkiye’de nüfus artışına karşı biyolojik bir savaş başlatmıştır.

Bir tüccar-terzi olarak Dan Brown

Dan Brown’ın iyi bir yazar olduğunu söylemek zor. Ama pazarlama konusunda çok yetenekli olduğu bellidir. Tüccar-terzi edasıyla yazmayı seviyor. Nitekim filme çekilsin diye kaleme aldığı belli metinlerde Brioni, Tweed, Iphone gibi markalar uçuşup duruyor. Kayıp Sembol’deki Blackberry sevdasının, ya da sözleşmesinin, müruru zamana uğradığı anlaşılıyor.

Brown, Langdon’ın daha önceki maceraları için Roma, Paris ve Washington’ı seçmişti. Cehennem’de de benzer bir yol izliyor. Üstelik çıtayı yükselterek sahneyi üç ayrı şehre paylaştırıyor. Brown, Langdon’ın önceki maceralarında komplo teorilerini ve ezoterik hurafeleri işlemiş; Melekler ve Şeytanlar’da İlluminati, Da Vinci Şifresi’nde Tapınak Şövalyeleri, Kayıp Sembol’de ise masonlar hakkındaki komplo teorilerini kullanmıştı. Hatta Da Vinci Şifresi’nde kullanma işini o kadar abartmıştı ki, Henry Lincoln, Michael Baigent ve Richard Leigh’ın birlikte kaleme aldığı The Holy Blood and The Holly Grail (Kutsal Kan ve Kutsal Kâse) isimli kitaptan intihal yaptığı mahkemeler tarafından da tespit edilmişti. Ama Brown yeni kitabında farklı bir yönteme başvurmayı tercih etmiş. Arada Zobrist’in CFR (Dış İlişkiler Konseyi) üyesi olduğu söylenmesine, Roma Klübü gibi belli bir kitlenin ilgisini çekecek isimlerden bahsedilmesine rağmen Cehennem’de doğrudan komplo teorileriyle ilgili temalar kullanılmıyor. Brown bu açığı turist rehberliğiyle kapatmayı deniyor. Yine de metin içerisinde Dük Cosimo’nun göğe çıkışıyla ilgili tablo Washington’daki Kongre Binası’nın tavanında bulunan “The Apotheosis of Washington” tablosuna benzetilerek, Ayasofya için “Notre Dame’dan 700 yıl önce yapılmış” denerek Brown’ın eski kitaplarına göndermelerde bulunuluyor. Okuyanlar hatırlayacaktır; Washington’un Göğe Çıkışı Kayıp Sembol’de, Notre Dame Kilisesi ise Da Vinci Şifresi’nde önemli bir rol oynamaktaydı. Bu göndermelerin Brown’ın eski kitaplarının satışlarını artırmaya yönelik bir manevrası olduğu açık.

Yine de bir haksızlık yapmamak için Cehennem’in, özellikle de final bölümü tam bir fiyasko olan Kayıp Sembol’den çok daha iyi bir kurguya sahip olduğunu söylemek gerekiyor. Burada okuyucunun aklına “Sadece kurgu mu?” sorusu gelebilir. Bu soruyu Brown’ın kitaplarında kurgu dışında bir şey aramanın safdillik olacağını söyleyerek cevaplamış olalım. Kaldı ki Da Vinci Şifresi örneğinde olduğu gibi bazı durumlarda söz konusu kurgunun bile doğrudan Brown’a ait olduğunu söylemek, en azından hukuken, pek mümkün görünmüyor. Dan Brown diğer romanlarında olduğu gibi Cehennem’de de ortalamanın altındaki okura sesleniyor ve bütün hesaplarını bu grubun cehaletine güvenerek yapıyor. Dünyası televizyon ekranından bilgi dağarcığıysa Wikipedia’dan ibaret insanları, hayatın anlamını keşfettiklerine inandırmak kolaydır. Cehennem’i okurken Dan Brown’ın bu işin matematiğini çözdüğü açıkça görülüyor.