AHMET ALTAN İHTİDA MERASİMİ’NDE

“Jurnal”in çeşitli manaları var. En çok bilineni insanları kötülemek için yetkililere gönderilen yazıdır. İhbar ve iftira anlamlarını taşıyor. Ama aynı zamanda günlük tutulan rapor ve gazetelere de jurnal deniyor. Birçok Batı dilindeki gazete kelimesi buradan gelmektedir. Yani “jurnalci”ye gazeteci denebiliyor.

Üzerinde yaşadığımız coğrafya jurnalcilikle Abdülhamid döneminde tanışıyor. Abdülhamid bütün ülkeyi jurnalcileriyle kontrol altına almak istiyor. Başaramıyor. İttihat Terakki tarafından alaşağı ediliyor. Gericilik hemen teslim olmuyor. 31 Mart İsyanı patlıyor. Jöntürklerin cevabı gecikmiyor. Hemen Selanik’te Hareket Ordusu kuruluyor. Bütün hatıratlarda vardır; insanlar büyük bir coşku ve neşeyle orduya katılıyorlar. İstanbul alınıyor ve gericiliğin üssü durumundaki Topçu Kışlası yıkılıyor. Abdülhamid ve onun jurnalcileri de enkazın altında kalmıştır.

Jurnalciyi, Şükrü Erbaş’ın unutulmaz dizelerinden esinlenerek, başkasının yangınında evini ısıtmaya, yemeğini pişirmeye çalışan insan diye tarif etmek mümkündür. Ahlaksızdır ve hamamböceğine benziyor. Yeni koşullara ayak uydurma becerisi müthiştir. Abdülhamid sonrasında da olan budur. Jurnalciler bir müddet sonra saklandıkları yerden çıkarak büyük bir pişkinlikle yeni rejime kapılanıyorlar. Bu mide bulandırıcı durumun öfkeye neden olması kaçınılmazdır. Şair Eşref’in ünlü dizelerini bu kolektif öfkenin dışa vurumu saymak gerekiyor. Eşref olan biten karşısında “Hizmet etmek devr-i istibdâd ile hürriyete, her kula olmaz müyesser, ihtidâ etmek gibi. Tûl-i müddet küfr ile imrâr edip de ömrünü, bir ‘şehâdet’le sonunda cennete gitmek gibi!” diyor.

Bugünkü dile çevirmekte fayda var. Bu muhteşem dizelerde istibdat ve hürriyet devirlerine aynı anda hizmet etmenin her kula nasip olmadığı, bu durumun ömrünü küfürle geçiren ama son nefeste kelime-i şehadet getirerek cennete gitmek isteyenlerin haline benzediği söylenmektedir. Eşref o kendisine has tarzıyla İttihat Terakki’ye girmek için birbirini çiğnemeye başlayan eski dönemin jurnalcilerini hicvetmektedir. Son derece önemlidir. Kelimeler eskimiştir ama jurnalcilere, her iki devirde de gemilerini yürütmek isteyenlere, yönelik eleştiri güncelliğini korumaktadır.

Eşref bu durumu “ihtida”ya, yani hidayete ererek din değiştirmeye benzetmiştir. Pek güzel. Ahmet Altan’ın durumunu çok andırmaktadır. Eski jurnalcilerden Altan da genç Türklerin ayaklanmalarından etkilenmiş ve hidayete ermiştir. Ama ihtida ciddi bir iştir. Ettim demekle bitmez. Öncelikle belgelenmesi gerekir. Buna “İhtida Belgesi” deniyor. Altan’ın geçtiğimiz günlerde bir internet sitesinde yayımlanan “No Pasaran” başlıklı yazısını bu türden bir belge saymak mümkündür. Altan söz konusu yazısında Topçu Kışlası’nı tekrar yerle bir eden genç Türklerin isyanını tarihimizin en etkileyici halk direnişi olarak niteliyordu. Altan’a göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan haksızdı ve kalabalıkları kışkırtmaya devam ettiği takdirde ülkenin istikrarıyla birlikte ekonomik dengesini de bozacak, büyük başarılar göstererek on yılda bu halka kazandırdıklarını misliyle yok edecekti.

Görüldüğü üzere “on yıla sığdırılan büyük başarılardan” bahsetse bile etkileyici bir belgedir ama tek başına ihtida için yeterli değildir. İhtidanın tam ve kusursuz olması için bir de merasim gerekmektedir. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin geçtiğimiz günlerde düzenlediği törenin bu açığı kapatmak için düzenlendiği anlaşılıyor.

Törende Altan’a Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü verilmiştir. İnsana önce şaka gibi gelebilir. Gelmemelidir. Nasreddin Hoca’yı, Şair Eşref’i ve daha nicelerini yetiştiren bir kültürde ihtida merasimlerinde bile mizah ve ironiye rastlamak eşyanın tabiatına uygundur. Ama doğrusu ödülün veriliş gerekçesi işi biraz sulandırmıştır. Yapılan açıklamada Altan’a ödülün “yazıları ve kitapları nedeniyle çeşitli cezalara çarptırılan ve yargılamaları süren yazarlar adına” verildiği ifade edilmiştir. Bu kadarı Altan için bile fazladır. Nitekim o da ironiye ironiyle cevap vermeyi seçerek, törenine katılmaya gerek bile duymadığı ödülü Gezi Direnişçileri’ne adadığını belirtmiştir.

Cezaevlerini kim gazetecilerle doldurdu?

İlk olarak Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Altan’ı bu ödüle “layık görmesinin” kamuoyu kadar yayıncılar açısından da sürpriz olduğunu söylemek gerekiyor. Birçok yayıncı Yayıncılar Birliği’nin “sır gibi sakladığı” bu kararı tören esnasında ya da sonrasında öğrendi. Ama işin bu” teknik” tarafını şimdilik bir kenara bırakalım. Yayıncılar Birliği içerisinde bir grup bu ihtida merasimini düzenlemek istemiş olabilir. Kendileri bilir. Ama böyle bir müsamere için düşünce ve ifade özgürlüğü kavramlarının kullanılması, en hafif tabirle, şık olmamıştır. Bu ülkede zekâ ya da hafıza sorunu olmayan herkes Altan’ın Gezi Parkı’nda halka ve gençlere saldıran zihniyetin değirmenine yıllarca nasıl canla başla su taşıdığını hatırlayabilir. Ahmet Altan’ın memleketin en “kalibreli ve cesur adamı” ilan ettiği Başbakan Erdoğan’ın “şövalyece davranışları, olağanüstü cesur liderliği ve geniş vizyonu” hakkında yazdıkları arşivlerdedir. Sadece bu kadar da değil. Ahmet Altan’ın o dönemlerde, şimdilerde Gezi Direnişçilerini enkaza benzeten ve islah edilmeleri gerektiğini söyleyen, Fethullah Gülen’e muhabbeti de göz yaşartıcıdır. Altan, basında başta Odatv Davası olmak üzere gazetecilere, aydınlara ve diğer yurtseverlere düzenlenen tertiplerde kilit rol oynadığı sıkça söylenen Fethullah Gülen’i sırat köprüsünde sırtında taşıyacağını bile söyleyebilmiştir.

Kısacası Altan ve yönettiği gazete sayesinde Türkiye cezaevleri gazeteciyle dolmuştur. Mustafa Balbay, Yalçın Küçük, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Doğan Yurdakul, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Müyesser Yıldız, Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım, Serhan Bolluk ilk akla gelen isimlerdendir. Bu dönemde haksız bir biçimde içeriye atılan bir sürü insan da dertlerini anlatabilmek için ellerine kalem almış, bu sürecin sonunda birer yazar haline gelmişlerdir. Gezi Parkı’nda, İzmir’de, Ankara’da, Hatay’da, Rize’de ve yurdun dört bir yanında halka saldıran zihniyetin bugünlere gelmesinde bir zamanların jurnalcisi Ahmet Altan’ın büyük payı vardır. Son dakikada patlayan goygoycu kavgası bu günahı ortadan kaldırmaya yetmemektedir. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin hangi kriterlere göre verildiği belirsiz ödülü ve son dakikada karalanan “ihtida belgeleri” de bu gerçeği değiştirmeyecektir.