MEDYA’NIN MEÇHUL ASKERLERİ

Karşı sahilde, Paşabahçe ve Beykoz’un çizgileri silikleşiyor, binalar seçilemez hale geliyordu. Alacakaranlık kararlı ama sakin bir biçimde bizi kuşatmaya koyulmuştu.

Sağ elimde, tuttuğum bardaktaki buzlar kristal cidara çarptıkça. küçük çınlamalar yankılanıyordu. Sona ermekte olan gün, karanlıktan önce çöken hüznü yoğunlaştırıyordu.

Karşımda tekerlekli sandalyesinde oturan dalgın adam, giden güne mi, yiten ömrüne mi dalmıştı, yoksa hiç biri değil miydi, bilemiyordum. Yüzünü seçebiliyordum, ama orada iç alemini yansıtan herhangi bir belirti göremiyordum.

Boğazıma çöreklenen hıçkırık düğümünü yuttum.

-Size ebediyen minnettarım, sayenizde mesleğimizi onurla yaptık, dedim.

Baktım, biraz önceki ifadesiz dalgın gözlerden sicim gibi yaş süzülüyordu.

Sık sık dalıp giden Nadir Bey, mesajı almıştı.

O günlerde,Cumhuriyet’teki herhangi bir baskıya maruz kalmadan, özgürce çalıştığım on sekizinci yılımı dolduruyordum.

Başka gazetelerde aynı işi yapan arkadaşlarımızdan daha az para alıyorduk, ama, özgürdük onurluyduk. Bunu da arkamızda kale gibi duran Nadir Bey’e borçluyduk.

Nadir Nadi’nin Yeniköy’deki minik yalısındaki olayın üstünden 22 yıl geçti.

Geçenlerde Gezi göstericileri, haklı ve coşkulu direnişlerini görmezden gelen medyayı bağıra çağıra eleştirirlerken, aklıma o akşamüstü geldi.

***

Medyaya yönelik eleştirileri anlamamak, haklı bulmamak mümkün mü?

Okur, işlevini yerine getirmeyen, medyaya tepkisinde haklı. Ama onu bir bütün olarak görürken, nice basın emekçisinin nasıl güç koşullarda direnmeye çalıştıklarını, bir parçacık daha haber verebilmek, bir nebzecik, dayanışma mesajı iletebilmek için nasıl didindiklerini bilmiyordu.

Bunları bilebilmek için, o dünyanın içinde olmak gerekirdi.

Ne zaman bir Cumhuriyet yazarı olarak, baskıya direndiğim, doğru ve ödünsüz bir çizgi izlediğim için, kutlansam, aklıma hep o meslektaşlar gelirdi.

İsmail Cem dönemi hariç, yıllar yılı TRT’ye kızmıştım, ama o süre zarfında, orada nice onurlu direniş örneklerine ya bizzat tanık olmuştum ya da güvenilir kaynaklardan duymuştum.

Gazeteciliğe başladığım, Malik Yolaçlı Akşam yıllarından ben de bilirdim, bir tümceyi, bir sözcüğü yerleştirebilmek için neler çektiğimizi.

***

Ülkemizde gazeteci yıllar yılı yalnız siyasi ve ekonomik iktidara karşı değil, bir de patronuna karşı mücadele etmek konumundaydı.

Biz Cumhuriyet’te kurum içinde güvence altındaydık. Orada patron, bizi baskı altında tutmak için değil, tam tersine ifade özgürlüğümüzün güvencesi olarak bulunuyordu.

12 eylül döneminde zaman zaman garip hatta şimdi komik gelen şeyler de olmuştu.

Nadir Bey’in yazdığı yazı kimi zaman, sonra gazeteyi kapatırlar diye yazı işlerinin itirazıyla karşılaşmıştı.

Oysa çoğu gazetede, o sırada basının meçhul askerleri patron barajını aşmaya çalışmaktaydılar.

Bunu başaranlar da olmuştur. Örneğin daha sonra CHP’den milletvekili olan Sadullah Usumi, uzun yıllar sağ bir gazetede görüşlerinden ve kişyiliğinden taviz vermeden çalışmış, dimdik durmuştu. Yıllar yılı Tercüman’da çizen Semih Balcıoğlu da Usumi’ gibi sol çizgisini onurla korumuştu.

Medyaya yöneltilen eleştirileri haklı bulurken, bu medyanın meçhul askerlerini unutmamak, onların da hakkını teslim etmek gerek sanırım.

Tabii medyanın meçhul askerlerinden söz ederken, özellikle Cumhuriyet okurlarını da unutmamak gerek. Onlar, yıllar yılı gazetenin çalışanları gibi iktidarın zorbaların baskılarına maruz kaldılar, çile çektiler, kendilerini öne çıkarmadan mücadele ettiler.

Sevgili dostum Deniz Som’un köşesinde arada yazıları çıkan, bir ay kadar önce yitirdiğimiz Emekli Kıdemli Albay Kamil Acar da bunlardan biriydi. Onu da medyanın diğer meçhul askerleri gibi saygıyla selamlıyorum.