GEZİ ÖNCESİ ‘BİZ’ YOKTU. ARTIK VAR. KAYBETMEYELİM

Sabahın köründe gözlerimi cep telefonuna gelen mesaj bildirim sesi ile açtım. Türkiye Gazeteciler Sendikası’ndan geliyordu. “Atılım Gazetesi ve Etkin Haber Ajansı’na bu sabah polis tarafından baskın yapıldı. Gazete ve Ajans binasında arama devam ediyor” diye bilgi geçiyordu. Biliyorsunuz, İMC TV, Emek Dünyası programının yapımcısı Gökhan Biçici’nin de 16 Haziran Pazar günü Şişli’de Gezi Parkı Direnişi’ne destek veren gruplara polis saldırısını haberleştirmek üzere görevi başında iken nasıl darp edilerek gözaltına alındığının görüntülerini sosyal medyadan izlemiştik birlikte.
Güne attığım şu tweet ile başladım: “Birileri bu eylemlerden ötürü gözaltına alındığında durup ideolojik görüşünü sorguladığımızda mücadelemizi kaybetmiş oluruz. Gezi öncesi ‘Biz’ yoktu, şimdi ise ‘var’.

Onu kaybetmeyelim.”
Ne daha önce İMC televizyonunu izledim, ne Gökhan Biçici’nin adını duydum ne de Atılım Gazetesi ve Etkin Haber Ajansı’nı takip ettim. Ama Türkiye’de Gezi Parkı ile başlayıp 18 gündür süren bu direnişin bana göre en önemli kazanımı “BİZ” olgusunun ilk kez gerçekten oluşması. Gelinen noktada bu bizi, artık hiçbir ideolojik ayrım yapmaksızın temel hak-özgürlüklerden yana tavır koymaya yöneltiyor. Her koşul ve şart altında demokrasi ve özgürlüklerden yana tavır koymadığımızda, “onun politik görüşünü desteklemiyorum” deyip sessiz kaldığımızda, destek vermediğimizde, biz de antidemokratik uygulamaların ortağı oluyoruz. Bunu unutmayalım. 


“Bu ancak korku filmlerinde izlenir” dedirten bir 18 gün geçirdik. Acı kayıplarımız oldu, şiddet gördük, gaz bombardımanı altında kaldık, oradan oraya savrulduk. Mizahla başlamıştı Gezi Parkı eylemleri; direnişin her noktasına mizahın, barışın, paylaşımın gücü damga vurmuştu. Ama an geldi, mizah bile sustu. Özellikle cumartesi gecesi yaşadıklarımızla…


Şimdi herkes “bundan sonra ne olacak?” diye soruyor. Bunun yanıtını ise direnişin kendisi veriyor. Hiçbir lideri olmadan bir anda yüz binleri sokaklara çıkaran, milyonları tencere tava eylemine yönelten direnişin ta kendisi…

Gücünü sadece kendisinden alan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzından çıkan her söze tepki veren bir kitle var artık. 
Bugüne kadar büyük çoğunluk ya gerçekleri görmüyordu ya da çaresizlikten 3 maymunu oynuyordu. İşte bu sona erdi artık. “Duran adam” ile yeni bir evre başladı. Bir yandan aydınlar, sanatçılar hükümetin istifasını isteyen büyük bir imza kampanyasına girişti. Artık mahallelere kendi kamusal alanlarında toplanma çağrıları yapılıyor.

Yaratıcı direniş sınır tanımıyor. Gelinen noktada tepki sadece Erdoğan’ın demeçlerine, “ben yaptım, oldu” tavrına, AKP’nin sürekli kendi yaşam tarzını topluma empoze etmesine karşı değil. Erdoğan’ın yıllar içinde kendi tahakkümüne aldığı medyanın özellikle de görsel medyanın Gezi eylemleri ile başlayan süreçte sergilediği rezilliğe, ısrarla sürdürdüğü otosansüre de. 
Şimdi asıl mesele bu ruhu kaybetmemekte. Farkındaysanız iktidarın söylemi ekonomiye doğru kayıyor. Bir yandan ekonomideki kazanımların nasıl baltalandığını, istikrarın tehlike altında olduğunu sürekli vurgulayarak ekonomik korku yaratacak.

Bir yandan da direnişçilerin “BİZ” ruhunu parçalamaya çalışacak. 2 nokta çok önemli. Biri başta da dediğim gibi temel hak ve özgürlükler konusunda yapılan her türlü hukuksuz uygulamaya karşı ortak duruş sergilemek diğeri ise ekonomi sopasına kanmamak. Ekonomiyi iktidarın sunduğu şekliyle değil de uluslararası kıyaslamalarla okuyabilirsek kırılganlığını, üretim odaklı olmadığını görebiliriz. Unutmayalım; demokrasinin olmadığı ortamlarda ekonominin sürdürülebilirliği de olmaz.