SANILDIĞI GİBİ DEĞİL

Havacılık tarihinin ilk aşamasında en büyük tartışma geleceğin havadan hafif olanların mı, yoksa havadan ağır olanların mı olacağı konusunda odaklanıyordu.

Düz mantık havadan hafif olanların lehine görünüyordu. Oysa yarışmayı havadan ağır olanlar kazandı.

Bu gerçeği her şeyin ilk bakışta düz mantıkla yüzeysel karar verilecek kadar basit olmadığına dikkat çekmek için anımsatmak gereğini duydum.

Gezi olayları patlak verdiği zaman bir ara ortaya, kimsenin geri çevirmeyeceği kadar çekici görünen bir öneri atıldı:

-Halkın oyuna başvuralım!

Dediğim gibi,”hayır “ diye yanıtlanması güç hatta imkansız gibi görünüyordu başlangıçta bu öneri.

Demokrasilerde “halka soralım!” deyince bütün akan sular durmalıydı. Milli iradeye saygı bunu gerektiriyordu.

Oysa olay sanıldığı gibi değildi.

Her şeyden önce, halk oylamasına hangi hallerde başvurulabileceği Anayasa’da belirtilmişti ve bu tasarruf o şıklar içine girmiyordu.

Kaldı ki, İdare Mahkemesi’nin Gezi Parkı’na kışla yapılmasını engelleyen bir kararının referandumla aşılması imkansızdı.

***

Artık gündemden düşmüş olan referandum konusunun üzerinde ısrarla durmamın nedeni, bu kurumun ülkemizde, çok eksik ve yanlış tanınmasıdır.

İlk bakışta düz mantıkla, konuyu doğrudan halka sormayı öngören bir kurumun demokrasinin en hası olarak kabulü gerekir.

Ne var ki, uygulamada her zaman öyle olmuyor. Genelde otoriter rejimler ve hatta diktalar, kendi amaçlarına yönelik tasarruflara meşruiyet kazandırmak için halk oylamasına başvuruyorlar.

Bu genel kural kimi demokratik, ülkelerde de iktidara halk oylamasına gitme yetkisinin verilmediği anlamına gelmez.

Ama kurumun demokrasinin kurallarına ve etiğine uygun kullanılması, iktidarın halk oylamasından çıkacak olumsuz bir cevabın sonuçlarına katlanarak,çekilmesini gerektirir.

Nitekim, Fransa’da öyle olmuş, General De Gaulle, parlamentodan geçiremeyeceğini anladığı katılım yasasını 1969 referanduma sunmuş, ama sonuç olumsuz çıkınca Cumhurbaşkanlığı görevinden de istifa etmiştir.

Büyük yetkilerle donatılmış olan De Gaulle’ü böyle davranmaya zorlayan anayasal veya yasal zorunluluk yoktu.

Ama demokratik etik bunu gerektiriyordu.

***

Kaldı ki, demokrasilerde, her tasarruf halk oyuna sunma yoluyla meşrulaştırılamaz.

Temel hak ve özgürlükleri, ortadan kaldıran veya zedeleyen bir yasayı halkın tamamı da onaylasa bir anlam taşımaz ve meşrulaşmaz.

Burada, demokrasilerde milli iradenin sınırları sorunuyla karşılaşıyoruz.

Tartışma yalnızca teorik değildir, pratik de, halk oylamasının, her zaman kendisinden beklenen sonuçları doğurmadığını gösteriyor.

Bu olgunun siyasal yaşamımızdaki en çarpıcı örneği, 1982 tarihli Anayasa Refedandumu’dur.

1982 yılında halkın % 92 sinin hem 12 eylül Anayasası’na, hem de cuntanın başı Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı’na “evet “ demiş olması onay alanlardan ne birine ne de ötekine meşruiyet kazandırmıştır. Halk oylamasından elde kalan, sadece diktatöre % 92 oranında boyun eğilmesinin toplumsal utancı olmuştur.

1961 Anayasası’nın daha demokratik koşullarda, halk oyuna sunulup onaylanmasına rağmen, üzerinde toplumsal mutabakat oluşamaması da anayasalardaki katılımcılık eksikliğinin, halk oylaması ile dahi giderilemediğinin çarpıcı bir örneğidir.

Görülüyor ki, demokrasiyi yalnızca sandıktan ibaret sananların sunduğu gibi değil her şey ve ilk bakışta bütün itirazlara set çeken “halkın oyuna başvuralım!” önerisi de kimi pürüzleri gidermeye yetmiyor.