SUÇTA SEBAT

1970’lerden günümüze bu ülkede insanlığa karşı işlenen suçların birebir mağduru ve tanığı Nihat Behram, “Darağacında Üç Fidan” kitabında idam sahnesi kadar dehşet verici bir gaddarlığı, şöyle anlatır:

“Görevlilerin eğlence konularından en korkuncu, idamcılık oyunuydu. Hazırlanan senaryo gereği bir nöbetçi yüksek sesle, sözgelimi, ‘Komutanım, 45 nolu esirin idam kararı geldi,’ diyor ve o hücre açılıp, tutuklu dışarı çıkarılıyordu.

Daha sonra sanığa beyaz gömlek giydiriliyor, son sözü ve son ihtiyacı soruluyordu…

Denizler’in asılmış olduğu bir dönemdi. Yani Türkiye’de üç insan darağacında can vermişti. Ve asılma konusu artık bir eğlence haline getirilmişti…

Son sözleri sorulan bu masum insan, hazırlanan ilmiğin karşısına getiriliyor, ilmik boynuna geçiriliyordu. Ve yine senaryo gereği bir nöbetçi, ‘infazın yeni bir emirle ertelendiği,’ haberini getiriyordu.”

Nihat Behram’ın bu satırlarını, Ankara’da yine bir genç fidanın katili, işçi Ethem Sarısülük’ü 1 Haziran’da gerçek mermiyle vurup öldüren polis Ahmet Şaşmaz, geçen Pazartesi çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakılınca anımsadım.

***

Ve düşündüm:

1970’lerde gencecik masumları idam sehpalarına yollayanlar, işkence altında öldürenler ve ölmeyenlere uyguladıkları “infaz oyunu”yla eğlenenler cezasız kaldığı için mi, 1980’lerde aynı gaddarlık binlerle katlanarak, daha çok idam, daha çok işkence, daha çok faili meçhul ile sonuçlanmıştı?

Yoksa 1980’lerde gencecik insanları önce birbirine kırdırıp geri kalanları kendisi kıran, asan, işkence altında öldürten ve öldüren katiller ; eğitim kurumlarını darmadağın, yüz binlerce kişiyi işinden, aileleri perişan eden zorbalar cezasız kaldığı için mi, bugün bir genç katili polis daha serbest bırakılıyor?

Bir başbakanın, gazdan kaçan, saklanmaya çalışan, hatta gösteri bile yapmayıp yolda yürüyen, oturan gençlere vahşice saldıran polisleri “destan yazmakla” övmesi, başka nasıl açıklanabilir?

Başbakan Erdoğan’ın silahsız Abdullah Cömert kim vurduya gider, silahsız Ethem Sarısülük polis kurşunuyla katledilir ve olayların tek polis kurbanı Komiser Mustafa Sarı gösterici kovalarken inşaat çukuruna düşerek ölürken; « Bizim polisimiz kurşun yiyor, karşılığında gaz sıkıyor, su sıkıyor… » diyebilmesi, Türkiye’de 40 yıldır işlenen ve cezasız kalan « insanlığa karşı suçların » hep cezasız kalacağına duyulan güvenden başka hangi cüretle gerekçelendirilir?

***

Siyasal kimliğini muhafazakar ve demokrat Müslüman olarak tanımlayan AKP iktidarı, tüm devlet kurallarını altüst edip milli varlıklarını haraç mezat sattığı Türkiye’de tek bir geleneği muhafaza etti, o da insanlığa karşı cezasız suç işlemek ve işletmek geleneği oldu.

Demokratlığı, önce susturulan medya, sindirilen halk, yasaklar, iftiralar, hukuksuz tutuklamalar, yagılamalar ve infazlarla gömdüler; şimdi sadece doğal, insanca ve özgür yaşamak isteyen gençleri döverek, gazlayarak, kimyasal sularla yakarak, darbeciydi, teröristti yalanlarıyla içeri tıkarak, demokrasi mezarının üstünde tepiniyorlar.
Müslümanlık olgusuna gelince… AKP’lilerin Başbakan’larına dönüp sadece gösterici gençler hakkında inatla tekrarladığı “camide içki içtiler, çimlere işediler, vb.” suçlamalarına bakmaları bile yeter. İslam’da yalan mübah mıdır? Ya iftira?

***

Peki fitne fücur, ayrımcılık, “sizden, bizden” diye bölücülük ve yerli halkına karşı yabancılardan medet ummak var mıdır, İslam’da? Hiç sanmıyorum!

Gösterileri bastırmak için Türk polisi kılığına sokulan, muhtemelen ÖSO elemanı Arap paralı askerlerin de kullanıldığını, hatta böyle bir grubun Ankara Rixos otelinde konuşlandığını gösteren videolar var.

Videolar gerçeği yansıtıyorsa, Kur’an kendi yurttaşını yabancı ve sahte polise kovalatmaya ne der, doğrusu bilmiyorum. Ama Anayasa’da bunun suç, hatta “vatana ihanet” suçu olduğu yazılıdır!

İhanet yeşil renkli, kuştüyü gibi yumuşak bir küftür. Sessizce ve içerden oyar.
FRANCİS BLANCHE