CELLADIN EKMEĞİ

Fransa’da idamların ‘zanatkarca’ yapıldığı krallık dönemiydi. Kelle vurularak infaz edilen idamları ince el işi olmaktan çıkarıp, sinai bir tekniğe dönüşterecek giyotin aleti henüz icat edilmemişti. İdam cezası infazlarında seri üretim, daha doğrusu tüketime geçilmemişti. Dolayısıyla kol gücüne daha çok ihtiyaç vardı ve cellatlar kol geziyordu ülkede.

Kafa kesilerek idam cezası ve baltalı infazcı bolluğuna karşın, cellatları maaşa bağlamamıştı, Fransa kralları. Yani devlet bu mesleğe kadro açmamış, cellat beslemiyordu.

Cellatların geçimini HALK sağlıyordu. Çok ince siyasal bir hesap vardı, düzenekte : Kral idam cezasını kesiyor, ama infazından halkı sorumlu tutuyordu. Eğer toplum, infazlardan yanaysa besliyordu mahallenin celladını, yok karşıysa, kendi bilirdi. Halk, cellat besleme geleneğini bozmadığı sürece kralın kararını onaylıyor ve devlet önündeki boynun kıldan ince olduğunu da kabulleniyordu.

***

Fransız halkı, yazılı olmayan bu kurala 1775 yılına kadar uydu. Eliyle besledi saflarından kelle alan cellatlarını, yüzyıllar boyunca. Ama dışlardı. Öylesine dışlardı ki, Katolik Kilisesi halktan kimsenin kız vermediği cellat soyunun tükenmemesi için, tüm müminlere yasakladığı aile içi evlilik ve çocuk yapabilmek hakkını cellatlara tanımıştı.
Bırakın evlenmeyi, cellatlarla kimse konuşmazdı. Celladın geçtiği sokakta bir sessizlik olur, herkes başını öne eğerdi. Güneşin batmasına yakın çıkardı mahallenin celladı, ortaya. Pazar yerine gelir ve kasabın, manavın tezgahın ucuna bıraktığı ‘cellat payını’, şarapçının kenara koyduğu testiyi sessizce alır, uzaklaşırdı.

Fırında ise, özel bir ekmek beklerdi kendisini. Fırıncının, tersine çevirdiği bir ekmek.

Halka satılacak tüm somunlar, yarık yüzleriyle sırtüstü sıralanırken tezgaha, biri yüzüstü konulurdu köşeye. ‘Celladın payı’ demekti ters çevrilmiş ekmek.

Fransız devrimiyle birlikte Doktor Josephe İgnace Guillotin’in adını taşıyan giyotin aleti devletin resmi infaz aracı kabul edildikten öteye ; cellatlar Fransa’da idam cezasının kaldırıldığı 1981 yılına kadar maaşa bağlandılar, memur oldular.

Ama Fransa’daki ekmek fırınlarında, evlerde, davetlerde, ekmeğin ters konulmamasına hala dikkat edilir. Çünkü ekmeğin tersi uğursuzluk işareti, ölüm habercisidir.

***

Oysa bizim cellatlarımızı, geçmişten günümüze hep devlet besledi, sevgili okurlar.

Osmanlı’nın resmi cellat kadrosu vardı, Türkiye Cumhuriyeti de infazcıların emeğini hep devlet kesesinden ödedi. Halka doğrudan besletmedi.

Dolayısıyla halk arasında gezinen cellatlara da kız vermemezlik, konuşmamazlık edilmedi. Ali devlet anlayışımız, celladını dışlamadı, ötekileştirmedi. Osmanlı’nın dilsizi, Cumhuriyet’in çingenesi, cellat cellat yuvarlanıp gittiler aramızda.

Hatta yuvalanıp, çoğaldılar…

İdam cezası kalkınca, cellatlığa değgin ne toplumsal algı değişti, zaten ne de cellatlık. İnsafsız cezalar verip infazını emredenlerin vicdanı hep aynı karalıkta kaldı. Ama karaya AK dediler, o ayrı.

Salt infaz yöntemleri değişti. Kol gücü, oldu size kolluk gücü. İnsan canı alabilenlerin genetiği, kelle kesmek değil de öldürme olmadan kurşun sıkmaya, acımasızca vurmaya, dövmeye, bazen işkence ederek kazayla hacamata programlandı.

***

Ama bunları biliyorsunuz, siz.

Ruhlar cellat kaldı, kollar uzmanlaştı : Sade memur, acul kuvvet, özel hareket, terörle savaşım, muhbir vatandaş, ajan provokatör, özel muhaberat, sivil istihbaratçı, peşin hükümlü hukukçu falan oldular. Hatta biri, 1970’lerin deşifre muhbiri Mahir Kaynak, profesör doktor ünvanıyla işin bilgesi sayıldı…

Şimdi bunlardan bir ordu kuracak, Başbakan. Halkı sorgusuz sualsiz izleyecek, kışkırtacak, tuzağa düşürecek, içeri tıkacak, 15 bin infazcı ordusu.

Ve her infazın altında bizim mührümüz olacak. Çünkü onları biz besliyoruz ve cellatlarını dışlamayan bir millet olarak ekmeklerini ters çevirmiyoruz. Yediğimiz ve yedirdiğimiz her lokma ekmek, hep uğursuz.

Celladın suratındaki maske, adaletin yüzüdür.

STANİSLAW JERZY LEC

«G» NOKTASI

İTİRAZ GÖRMEZ KELİMELER BULAMADIK

ayrılık hattında
büyüdük biz
aynı dil’de
itiraz görmez kelimeler bulamadık
yanlış dizilince harfler
ne yazık.
ayrı konuştuk
ayrıldık
bu tercih
bu seçilmiş yazgı
dünyanın
bir iyi tarafı
bir az’da kaldık
çocuklar siz yaşayın
cennetler kalsın diye size
ne kadar cehennem varsa
tüketiyoruz biz.

yeni bir
"şafak türküsü"
söylenir belki
bir şairin
çatlamış yiğit sesinden
aynı yıldız’da
aydınlanmış saçları
aynı anaç ağlamış
savaş analarının
mahkum analarının ellerini
tuttu ellerimiz ilk
yürümeyi eteklerinde öğrendik.
büyümesin diye çocuklarımız aynı
yetim
yaralı
kırılmış camlar gibi
iz taşımasın diye anıları
ve
tüketmek için bütün hastalıkları
aşısız büyüdük biz.

ALİ GÜNEŞ