EN UZUN GÜNÜN ŞENLİĞİ VE HÜZNÜ

En uzun günlerdeyiz, önceki cuma, en uzun günü yaşama mutluluğunu bir kez daha tattık.

Benim en uzun gün sevincim, daha 21 aralıkta, en kısa gün veya en uzun gecede başlar.

İlk bakışta en uzun gecede, umutla, sevinçle en uzun günü kucaklamak tuhaf görünebilir. Ama şaşacak bir şey yok.

Gerçi 21 aralık en uzun gecedir. Ama aynı zamanda da, gecenin günü kemirme sürecinin de sonudur. En uzun gecede, gece zaferini ilan ettiği anda, yenilgisine de ilk adımını atar. Artık her şey tersine dönecek, günler geceleri yemeğe başlayacaktır.
Hemen ertesi günden itibaren aydınlığın süreci başlayacak, aşama aşama cemreler düşecek, doğa uyanacak, insanlar, ağaçlar, çiçekler, börtü böcekler, kediler köpekler birlikte baharın şölenini kutlayacaklardır.

İnsanın hayvandan ve bitkiden farkı, Gelecek olan bayramı, en umulmadık, en zifiri karanlık günden bilmesidir.

Süreç daha doğırusu zaman algısı, insanda var da hayvanda yok mu?

“Yok”, diye kestirip atmaktansa, “bilmiyorum” demek belki daha doğru olur.

***

Bu yıl en uzun güne uzanan haftayı, yeşillikler içinde, İznik Gölünü seyrederek, dostum Onur Öymen’in “Geleceği Yakalamak”, Cahit Kayra’nın “1923- 1950 Devletcilik Altın Yıllar” genç dostum Serdar Akinan’ın “Sahi Beni Neden Almadılar?” adlı yapıtlarını okumakla, günlük yazılarımı yazmakla geçirdim. Bu arada kitapları sayarken, bir süredir başucu kitabım haline gelmiş olan Everest Yayınları tarafından çıkarılmış olan “Açıklamaları Notlarıyla Sherlok Holmes”i de unutmayayım.

Bir zamanlar, en uzun güne giden yolu ve en uzun günü bir ay süreyle Paris’te geçirirdim.

Paris daha kuzeyde olduğu için, havanın kararması 22,00 yi buluyor bu dönemlerde.

21 haziran gecesi ise, kentin her yanında, profesyonel ya da amatörlerden oluşan müzisyenler müzik yapıyorlar. Bayılıyorum, Paris’in müzik şenliğine. Hoş Paris son yıllarda kimi özellik ve özgünlüklerini yitirse de, her zaman bir şenlik, bu yüzden Enest Hemingway Paris yıllarını kapsayan anı kitabına “Paris Bir Şenliktir” adını vermiş; haksız da değil.

Son yıllarda haziran aylarını mümkün olduğunca İznik Gölü kıyısında geçirmeye çalışıyorum.

İnsan dikkatle bakarsa, şenliği uzak yerlerde aramak zorunda kalmıyor, hemen elinin altında da bulabiliyor. Göl kıyısında koca bir evren buldum ben de.

***

Heyhat, en uzun günün saltanatı da, Yahya Kemal’in Cihangir’den bakarken, güneşin vehmiyle, camlarında yarattığı sarayları gördüğü fakir Üsküdar’ın saltanatı gibi kısa sürer.

En uzun gün, bütün uzanluğuna rağmen bir güncüktür. En kısa gece, en kısa anının hemen akabinde,, günü yemeğe başlamaktadır.

Hep en uzun günlerin sevincini yaşarken, bu hüznü de yanım sıra taşırım.

Eh ne de olsa en kısa günde bayram etmenin de bir bedeli olmalı değil mi?

En uzun günün sevincini ve hüznünü birlikte yaşamam, annemi de çok etkilemişti.

Birkaç kez aynı duyguları paylaştığımızı söylediğini hatırlıyorum.

Artık annem yok. Ama o duygu ortaklığı yüzünden en uzun günün ayrılmaz parçalarından biri haline geldi o da.

Yaz günlerinin uzunluğu neyse ki, hüznümü dengeliyor.

-Aldırma diyorum kendi kendime, aldırma, nasıl ki, doğduğumuz anda başlayan ölüm sürecini düşünüp dert etmiyorsan, günlerin kısalışına da aldırma! Keyfine bak!

Mevsim dönümleriyle yaşamı koşut algılamam hep at başı gitmiştir.

Eskiden güzelim tatil sonuna yaklaşıp, yatılı okula dönüşün eli kulağına gittiğinde, hep şunu düşünürdüm:

-Yaşam da böyle bir şey olsa gerek. Bir gün tatil gibi bitiverecek ve ders yılının başlangıcındaki okulun çağırması gibi ölüm çağıracak bizi.

Sahi, okulların açılmasına, şunun şurasında ne kadar kaldı?