YASAKLAR PARKI

Birkaç gün önceydi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Danışmanlığından bu konu başlığıyla tüm gazetecilere iletiler yağmaya başladı. Bana ilk kez bilgi yolluyorlardı. Herhalde bunu, Sayın Topbaş’a bu sayfadan "Başbakanın onaylamadığı hiç bir şeyi yapamazsınız. Yapacak olursanız o koltukta oturamazsınız." diye seslenmeme borçluydum.

Basın bülteninde özetle "Taksim Gezisi’ne: 202 bin adet mevsimlik çiçek, 5000 adet gül, 129 yetişkin ağaç dikilirken, 26 bin m2 yeni çim serildi." deniyordu. Habere bu sayfada gördüğünüze benzer fotoğraflar eşlik ediyordu..

O günün akşamı soluğu Taksim’de aldım. Öyle ya bizim meslekte gözünle görmeden inanamazsın her söylenene!

Gezi Parkının Taksim Alanına bakan basamaklarında sıra sıra polis nöbetteydi. Biraz aşağıda da iki sıra şerit bariyer…

Birinci bariyeri aştım. Oturan polisler ayağa fırladı. Siz mi buraya gelirsiniz ben mi oraya geleyim , geçmem gerek dedim. Kıpırdama ben geliyorum dedi içlerinden biri.

Malum diyalog: "Yasak, geçemezsin"- "Gazeteciyim" – Herkese Yasak! Belediye gelin görün diyor. Polis Yasak diyor. Amirime sorayım. Telefona sarılıyor. Hangi gazete. Cumhuriyet. Amirin azav avaz haykırışını duyuyorum telefonun öteki ucunda: Yasaaaaaaaaaaaak. Sakın geçmesinnnnnnn… Benimle konuşan çok efendi, o bile tedirgin haykırıştan… Haftaya gelseniz…

Bu park bir kara tabut

Taksim Meydanında Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği temsilcileri, ellerinde bildirileri… Basamaklardan gerisin geriye alana inerken, fotoğraflardaki tüm ağaçlar, çiçekler ve çimler paralanıyor, sözcükler anlamını yitiriyor.

Bu parka girmek yasak. Parkta dolaşmak yasak, oturmak yasak, el ele tutuşmak yasak, öpüşmek yasak, okumak yasak, konuşmak yasak. Ağaca,çiçeğe, çime bakmak yasak…

Bu park var ama yok… Bu park yok ama "varmış gibi"… Hem var, hem yok… Varımsı da yokumsu… Yokumsu da varımsı… Aziz Nesin göz kırpıyor göremediğim çiçeklerin arasından.

O anda Pasifik’te sapsarı bir akşam, denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısının türküsünden dökülen dizeler yüreğime saplanıyor: "Badem gözlüm, beni unut; Bu gemi bir kara tabut; lumbarından giren ölür; Üstümüzden geçti bulut"

İnsansız park bir anda "Bu park bir kara tabut"a dönüşüyor. Nazım Hikmet Gezi’yi ve Taksim’i saran biber gazı bulutunu aralıyor. Japon Balıkçının sesi, Ethem’in sesi oluyor: İnsansız park bir kara tabut; Güzel gözlüm beni unut; Boynuma sarılma gülüm, benden sana geçer ölüm…

İçine giremediğim yasaklar parkından ayrılırken dua niyetine Melih Cevdet Anday’ın "Rahatı Kaçan Ağaç" şiirini o yana doğru fısıldıyorum:

"Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgarı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin."

Gezi Parkı’nın hepimize verdiği o eşsiz umudu , dayanışmayı, güçlenmeyi iliklerimde hissettiğim için kaçırdım göremediğim ağaçların rahatını!