Y KUŞAĞI ZIRVALARI NEREDEN ÇIKTI?

Haziran Ayaklanması’nın ardından ortalığı “Y Kuşağı uzmanları” kapladı. Medyanın büyük bir şevkle öne çıkardığı bu uzmanlara göre yaşananlar Y kuşağının üstün özellikleri sayesinde gerçekleşmiş. Bu kuşak başına buyruk, ezber bozucu, fedakâr, paylaşımcı ve korkusuzmuş. Politikaya bakışı alışılmışın dışındaymış. Hatta o kadar dışındaymış ki bu afacanlar işe girdiklerinde “şirketin Ceo’suyla konuşmak istiyor”, statükoyla bir türlü “uzlaşmıyorlarmış”. Sorunlar başbakanın eski Türkiye’nin araçlarıyla yeni bir Türkiye oluşturmak istemesinden dolayı çıkmış. Y kuşağı mevcut partilere soğuk bakıyor; “bireyin partilerden, gruplardan bağımsız olarak kendisiyle vicdani hesaplaşmasının sonucu kalkıştığı demokratik bir isyan türü” olan sivil itaatsizliği tercih ediyormuş. Zaten ortada bir halk ayaklanması yokmuş; iletişim kurmayı başarmış milyonlarca insanın duyduğu rahatlık ve mutluluk varmış.

Medya desteği sayesinde kısa sürede yayılan Y kuşağı zırvalarını bu şekilde özetlemek mümkün. Toplumsal olayları kuşakların sözde özellikleriyle açıklamaya çalışmak kuşkusuz düşünsel bir sığlık. Ama mesele bu kadar basit değil. Ana medyanın kuşak güzellemesinin nedeninin solla Haziran Ayaklanması arasında bir barikat örmek olduğu açık. Siyasi partilere yönelik “flamalarınızı, bayraklarınızı bırakın” kampanyası tam da bu gayretin üzerinde yükseliyor. Asıl verilmek istenen “siyasetle, yani AKP iktidarıyla uğraşmayın, ‘kötü çocuklar’ olmayın” mesajıdır. Bunun yetmediği yerde vurgu farklı yerlere kaydırılmaya çalışılmakta; AKP’ye yönelik öfke parklarda başlayan Doğu Türkistan benzeri saçma sapan tartışmalarla ve “çözüm” vurgularıyla sulandırılmak istenmektedir. Böylelikle AKP’ye yönelik tepkinin bile AKP’nin politikalarına su taşıması sağlanmaya çalışılmaktadır.

Ağ toplumu ve sivil itaatsizlik

Söz konusu kuşak güzellemesinin neoliberal çevrelerde de yankı bulması tesadüf değildir. Türk bayrağının altında gelişen bir halk muhalefetinden rahatsız olan bu çevreler kuşak güzellemesiyle gençlik ve ulusalcılar diye andıkları kesimler arasında bir duvar örmeye çalışmaktadırlar. Neoliberal duvarcılara göre gençler, yani Y kuşağı, yöntem olarak sivil itaatsizliği seçmiş ve ağ toplumu biçiminde örgütlenmiştir. Bu yüzden lideri ya da hiyerarşisi olan yapıları, yani partileri, tercih etmemektedirler. Olaylar birden patlamış ve “eski sol” her şeyi olduğu gibi bu patlamayı da atlamıştır. İktidarla belirli bir mücadele geleneğinden gelmesine rağmen iktidarı yeniden üreten hiyerarşik, patriyarkal yapıları aşamamış eski sol hareketlerin bu kuşaktan öğreneceği çok şey bulunmaktadır. Özgürlükçü hareketin ulusalcılıkla yan yana gelmesini mutlak surette engellemek gerekmektedir.

Bu engelleme girişiminde neoliberal duvarcıların harcı “ağ toplumu” ve “sivil itaatsizlik” kavramlarıdır. Meseleyi daha iyi kavramak için bir dönem neoliberal çevrelerin kutsal kitapları sayılan İmparatorluk ve Çokluk’un yazarları Michael Hardt ve Antonio Negri’nin tezlerini kısaca hatırlamakta fayda var. Hardt ve Negri’ye göre içinde yaşadığımız Enformasyon Çağı’nda ekonomik yapı ile egemenlik biçimleri hızlı ve kökten bir biçimde değişmektedir. İşçi sınıfı giderek küçülmekte ve politik bir özne olmaktan çıkmaktadır. Yeni dönemde temsiliyet ve toplumu dönüştürmek, yani iktidarı ele alabilmek dönemi bitmiştir. Yeni dönemin politik öznesi “çokluk”, eylem biçimiyse “sivil itaatsizlik”tir.

Enformasyon Çağı’nın bir diğer sonucu “imparatorluk” denilen küresel hiyerarşidir. Bu yeni hiyerarşide ülkelerarası farklılıklar yalnızca nicelikseldir. Neoliberallere göre emperyalizm kavramı günümüzü açıklamamaktadır. Ezen-Ezilen ülkeler ayırımı tarihe karışmıştır. Ulusal devletlerin ‘imparatorluk’a karşı mücadelesi hem gereksiz hem de faydasızdır. Yeni dönemde ulusal devletleri savunanlar ve emperyalizme karşı çıkanlar gericidir. Bu yüzden gençlik ulusalcılardan ve emperyalizme karşı direnmekten bahseden soldan ayrışmalı; onların hiyerarşik örgütlenmelerinden kaçınmalıdır. Neoliberallerin Y kuşağı üzerinden vardıkları yer burasıdır.

Türk bayrağı neyi kanıtlıyor?

Görüldüğü üzere kuşak güzellemesinin ardında yatan her halükarda gericiliktir. Halk hareketi iğdiş edilmek istenmektedir. Gençlik tabii ki devrimcidir. Ama bu durum günümüze has bir olgu değildir. Zaten dünyada ve Türkiye’de başını gençliğin çekmediği bir hareket bulunmamaktadır. Kendi tarihimize bir bakalım. Abdülhamid istibdadına karşı dağa çıkanlar, Kurtuluş Savaşı’nda çarpışanlar, Menderes diktasını yıkanlar, 68’de sokaklara dökülenler, 12 Mart ve 12 Eylül’e karşı mücadele edenlerin başını çekenler genç değil miydi? Haziran Ayaklanması’nın Y kuşağının ürünü olduğunu savunmakla İkinci Meşrutiyet’in ilanının bir gençlik hareketi olduğunu söylemek arasında ciddi bir fark bulunmamaktadır. Y kuşağına yapılan güzellemeler aslında gençliği kendi devrimci tarihinden koparmayı hedeflemektedir.

Haziran Ayaklanması esnasında gençlik halkla birlikte sokaklara dökülmüş ve gerçek bir “destan yazmıştır”. Bir ay boyunca başıbozukluğa prim verilmemiş, bütün farklılıklar bir araya gelebilmiş, insanlar fikirlerini özgürce ifade edebilmiş ve büyük bir olgunlukla hareket edilmiştir. Sloganlardan eylem biçimlerine kadar müthiş bir yaratıcılık gösterilmiştir. Haklı zemin, doğru eylem tarzı ve yaratıcılık bütün halkın kucaklanmasının önünü açmıştır. Hükümetin ve medyanın bütün çabaları bu durumu değiştirmeye yetmemiştir. Bu bir ayın gerek teorik gerekse de pratik birikimi onlarca yıllık tartışmanın sağlayacağından fazladır. Ama bu durumun nedeni Y kuşağının değil toplumsal hareketin kerametinde gizlidir.

Haziran Ayaklanması esnasında sosyal medya kullanılmıştır. Basının koyu bir sansüre tabi olduğu şartlarda bu durum gayet normaldir. Ayrıca insanların iletişim biçimlerinin siyaset yapma tarzlarıyla bir ilişkisi bulunmamaktadır. Facebook ya da Twitter kullanımının eylemlerin niteliğini belirlediğini söylemekle söz konusu eylemlerin arkasında Yahudi parmağı arayanların zihinsel kalıpları aynıdır. Her iki kesimin dönüp dolaşıp sosyal medyadan bahsetmeleri bu yüzdendir.

Haziran Ayaklanması kuşkusuz aniden patlayan bir halk hareketidir. Ama bu durumu bir kuşağın özellikleriyle açıklamaya çalışanlar hem son 10 yılda Türkiye’de yaşananların hem de bir süredir bu duruma karşı gelişen tepkinin üstünü örtmeye çalışmaktadır. Geçtiğimiz 29 Ekim’de, 10 Kasım’da, 13 Aralık’ta, 19 Mayıs’ta yaşananlar aslında haziran ayı boyunca sokağa dökülen tepkinin habercisidir. Söz konusu tarihlerde bölünmeye, cumhuriyetin tasfiyesine karşı meydanlara çıkan öfkenin Gezi Direnişi’nin ardından gelişen olaylarla ilişkisinin olmadığını söylemek abesle iştigaldir. Barikatlarda dalgalanan Türk bayrağı bile tek başına bu ilişkiyi kanıtlamaya yeterlidir.