TÜRKİYE’DEN BİR DOST GEÇTİ

27 Mayıs « ihtilali »nin üzerinden henüz 7 ay geçmişti. Milli Birlik Komitesi’nin 66.ıncı kez toplandığı 30 Aralık 1960 günü, Ankara’da bir Fransız dünyaya geldi.

Hervé Magro, diplomat babasının Türkiye’deki Fransa Büyükelçiliği’nde görev yaptığı o çalkantılı yılların farkında olmadı. Doğduğu yerden ilk kez ayrıldığında bir yaşındaydı. Döndüğünde, yedi. Babasının tayini yine Ankara’ya çıkmıştı. Bu kez altı yıl kalacaklardı, ailecek. Başka bir deyişle, Hervé Magro’nun çocukluk anıları Türkiye başkentinde oluştu.

Elbette Fransız okulunda okuyor, ama derslerden sonra Türk arkadaşlarıyla futbol oynamaya bayılıyordu. Top peşinde koşarken Türkçe öğrendi. Hem de dili hiç çalmadan, « R »leri yuvarlamadan, bildiğimiz kallavi sokak ağzıyla, « yok ya »ları, « hadi ya»larıyla tadını çıkara çıkara konuşur oldu.

***

Bu Türkçesi, Fransa’nın en prestijli eğitim kurumlarından, Doğu Dilleri ve Uygarlıkları devlet okulu İNALCO’da edebileşti. Yetmedi, üstüne bir de tarih master’ı yaptı. Diplomat ailesiyle geze geze büyümek hoşuna gitmiş ve baba mesleği kanına girmişti. Dolayısıyla Siyasal Bilgiler de okudu. Doğal olarak Türkiye, Orta Doğu ve Kuzey Afrika, yani eski Osmanlı mülkünün yeni siyasal coğrafyasının uzmanı oldu. Bu seçiminde kuşkusuz, Cezayir’den Sicilya’ya uzanan atasal kalıtımın da payı vardı.

Portekiz’in « saudade » şarkılarına benzeyen sanatçı eşi Maria’yla evlendikten sonra diplomat olarak 1989’daki ilk yurt dışı tayini nereye çıktı dersiniz ? Elbette Ankara’ya !

Genç çiftin ikinci çocukları da Türkiye’de doğdu.

Araya başka ülkeler, başka görevler girdi, zaman geçti ve Sarkozy’nin Türkiye ile Fransa ilişkilerini buzul çağına soktuğu sırada bir mucize oldu, Hervé Magro 2009 yılında İstanbul’a Baş Konsolos atandı.

***

O gün bugündür, İstanbul İstanbul olalı hadiselere bu kadar « Türk kalan » bir Fransız tanımadığı gibi ; sanırım Fransa’nın da yurttaşlığını taşıdığı vatan ile doğduğu ülkeyi birbirine yaklaştırmaya çalışan diplomatı olmadı.
Fransız devlet nişanı Légion d’Honneur sahibi Hervé Magro, önümüzdeki ay İstanbul’dan ayrılıyor. Kudüs’e tayin oldu. Baş konsolosluk yaptığı 4 yılda başardıklarının en iyi ifadesi, Fransız Sarayı’ndaki 14 Temmuz kutlamaları oldu. Göreve başladığı yıl ancak yarısı dolan saray bahçesi, tıklım tıklımdı. Binlerce Türk dostu, onu ve eşi Maria’yı uğurlamak için gelmişti.

Baş Konsolos Magro’nun Fransız İhtilalinin 224. yıldönümü kutlamaları sırasında hem Türkçe, hem Fransızca yaptığı veda konuşması, anlamlıydı :

«Bugün aynı zamanda Bastille’in alınışından bir yıl sonra, Fransa’daki tüm tarafların, tüm Fransız yurttaşlarının özgürlük ve eşitlikte kardeşçe beraberliğinin simgesi sayılan Federasyon Bayramı’nın da yıldönümüdür.
14 Temmuz 1790’da ülke genelinden gelen tüm temsilciler, aynı ulusal topluluğa aidiyetlerini ilan etmişlerdir. O gün, milli birlik arayışında ortak arzu göstermeye ve kraliyet güçleri ile ihtilalciler arasındaki çatışmadan çıkmaya yönelikti. 1880’de parlementerler 14 Temmuz’u milli bayramımız yapmaya resmi olarak karar verdiklerinde, öne sürülen gerekçe bu simge olmuştur.

Böylesi bir uzlaşma çabası, bu denli değişken ve dünyaya daha açık olan toplumlarımızda bile hala bu denli gerekli gözükmektedir. Barış sürecini başarıyla sonuçlandırmak gibi, son haftalarda yaşanan olaylardan doğru dersleri çıkarabilmek de Türkiye demokrasisini daha güçlü kılmak adına birer fırsattır. Özgürlükler yolundaki ilerleyişinizde, daima yanınızda yer alacağız. »

Fransa’yı bilmem ama, biz dostlarının senin daima özgürlüklerin ve demokratik insan haklarının yanında olacağından hiç kuşkusu yok, Hervé.

Hemşerimizsin. Seni ve Maria’yı doğduğun topraklara, yeniden bekleriz !

Dostluk sadakattir ve sadakat nedir diye soracak olursanız, dostluktur, derim.
JULİO İGLESİAS

«G» NOKTASI

Fransız Sarayı’ndaki 14 Temmuz kutlamalarına giderken, Tünel meydanında toplanıp İstiklal caddesinde yürüyüşe geçen bir gösterici grubuyla karşılaştık. Ellerinde fotoğraflar ve pankartlarla, olaylar sırasında öldürülenlerin adlarını haykırıyor, gözaltında tutulan arkadaşlarının da serbest bırakılması için slogan atıyorlardı.
İnanın, 30 kişiydiler, sadece 30…

Karşı yönden gelen iki Toma, iki akrep ve en az 250 polisin hücum düzeninde göstericilere saldırmasına tanık olduk. Öndeki Toma’nın sürücüsü, alışık hareketlerle kaskının siperini indirdi, gangster filmlerini aratmayacak bir raconla gaz tüfeğinin şarjörünü sürüp, ateş etti.

Sahne, Taksim Gezi’ye yapılan saldırıları ilk günden beri izleyen bana yabancı değildi. Ama Fransız Sarayı’na gelen yabancı misyon üyesi davetlileri şoke etti. Dünyanın faşist olmayan hiç bir ülkesinde polis, kendisine henüz direniş bile göstermemiş, sakin sakin yürüyen bir topluluğa bu peşin kin ve bu peşin şiddetle saldırmaz !

Başbakan Erdoğan, Türkiye’yi çok tehlikeli bir anafona sürükledi. Ama bu anaforda, sürükleyen mi batar, sürüklenen mi, hiç belli olmaz.