POLİSE ÇARPIP ÖLDÜLER!

Polise çarpa çarpa, copun altına yata yata öldüler… Özellikle kendilerini polis tekmelerinin, eli sopalı sivillerin sopalarının altına atarak öldüler… Polis silahlarından yanlışlıkla, istemeyerek, korunmak amacıyla çıkmış kurşunların önüne fırlayıp kendilerini başlarından vurdurttular… Biber gazı püskürten silahların kapsülleriyle yarışıp kendilerini kör ettiler… Özellikle o kimyasal dumanın içine girdiler ki, ciğerleri iflas etsin! Tazyikli suların önüne geçip kendilerini yere düşürttüler ve sonrasında yaralandılar…

Başbakan’a göre ve onun deyişiyle, onlar “polise şiddet uygularken ölen üç beş kişi…” Gözünü kaybeden, komada olan, halen ölüm kalım savaşı veren, yaşamı sınırlanan ve yaralanan yüzlerce insan zaten yok onun için…
Onlar, Mehmet Ayvalıtaş (20 yaşında), Abdullah Cömert (22), Ethem Sarısülük (26), Ali İsmail Korkmaz (19) ve Mustafa Sarı (30)… (Ben Başbakan gibi ayırımcılık yapmıyorum. Adana’da direnişçileri kovalarken duvardan düşüp ölen komiser Mustafa Sarı’yı da acıyla anıyorum.)

Şiddetin ‘silahları’

“Polise şiddet uygulayanlar” bu şiddeti nasıl uyguladılar? Yandaş medyayı izleyenler değil, ama geri kalan herkes onu da gördü, yaşadı, izledi ve tanıklık etti:

“Polise şiddet uygulayanların” silahları, kitaptı, mizahtı, yazıydı, çizgiydi, Twitter’dı, müzikti, şarkıydı, söylemdi, şiirdi, tiyatroydu, yaratıcılıktı, fotoğraftı, karikatürdü, çiçekti, çikolataydı…

En büyük silah yaratıcılıktı. Düş gücüydü. Tartışmaydı. Hoşgörüydü. (AKP iktidara geldiğinde bu sözcüğü öyle bir sömürdü ki, yıllarca aklımdan ve gönlümden silmiştim. Ama yıllar içinde öyle bir öteki uca savrulup ayırımcılığa, hoyratlığa, tahammülsüzlüğe saptılar ki, artık yeniden kullanabiliyorum!)

Hayır hayır, en büyük silah dayanışmaydı! Paylaşmaydı: Düşünceleri, duyguları, yiyeceği ve geleceği paylaşma…

Bir de savunma silahları vardı: Kâğıttan, naylondan, plastikten sonra giderek daha gelişen gaz maskeleri… Deniz gözlükleri, motosiklet kaskları… Limon, ilaçlı su…

Gözdağı ve tehdit

“Polise şiddet uygularken ölen üç beş kişi…” söylemi bana hakaret gibi geliyorsa, insanlık onuruma yapılmış bir saldırı gibi geliyorsa, bende bir tehdit algısı uyandırıyorsa, siz bir de ateşin düştüğü yuvaları, evleri, aileleri düşünün!

İşte baskıcı zihniyet bunu düşünmek istemediğinden, bunu göze alamadığından baskıyı arttırıyor. Haksızlığını gözdağı vererek, tehdidi derinleştirerek, yaygınlaştırarak sürdürüyor.

Yazarımız Bekir Coşkun’a ve gazetemize, ayrıca Ahmet Altan’a verilen tazminat cezalarından tutun işten atılan gazetecilere, herkes nasibini alıyor gözdağından. Şimdi de pencereye, balkona çıkıp tencere tava çalıp kaşık vuranı tehdit etmesi, onları da içeri tıktırmak istemesini artık sizin yorumlarınıza bırakıyorum.

Leyla Erbil …

Leylâ Erbil, edebiyat dünyamızın en özgün yazarlarındandı. Bu yıl PEN Öykü Ödülü’nü ona verirken “Yaratıcılığını bugüne dek aydın sorumluluğu ve hiç eksilmeyen gençlik coşkusuyla beslediği için kendisine teşekkür ediyoruz”demiştik.

“Aydın sorumluluğu” ve “Gençlik coşkusu”… Leylâ Erbil’in kişiliğinde, yaşamdaki duruşunda ve eserlerinde bu ikisi birbirini hep tamamladı. “Gençlik coşkusu” yerine öykü ya da romanlarındaki ironiyi düşünüp “Afacan çocuk” tanımlaması yapılabilir; kışkırtıcılığını düşünüp “anarşistliğinden” de söz edebiliriz elbet… Yazarlığıyla ve yarattığı dille o çok derinden ve sessiz başkaldırısını sürdürdü yaşam boyu… Işığı bol olsun.