ABD ZİHİNLERİMİZİ KONTROL EDEBİLİR Mİ?

ABD’nin insan zihnini kontrol etmeye yönelik çalışmalarının yaklaşık 70 yıllık bir tarihi vardır. Kongre soruşturmaları ve yayımlanan arşivler bu araştırmalara ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında girişildiğini kanıtlamaktadır. Konuyla ilgili bilinen ilk deneme Amerikan Donanması tarafından yürütülen Chatter Projesi’dir. CIA de aynı dönemde daha sonra Artichoke Projesi adı altında yürütülecek olan Bluebird Projesi’ni başlatmıştır. Bahsi geçen projelerde hipnoz yoluyla insan hafızasının bir bölümünün silinip silinemeyeceği araştırılmıştır. Bu çalışmaların amacı kritik görevleri olan ve düşmanın eline düşmesi muhtemel personelin hafızalarının bir bölümünün silinmesi; böylelikle çözülseler bile sorguda konuşmalarının engellenmesidir.

Zihin kontrolü üzerine yapılan araştırmaların 1950’li yıllarda ciddi bir artış gösterdiği biliniyor. Örneğin 1953 yılında CIA Başkanı Allen Dulles’in emriyle ünlü MK-Ultra Projesi yürürlüğe girmiştir. Projeye o kadar önem verilmiştir ki CIA kaynaklarının yüzde altısı doğrudan bu işe ayrılmıştır. Peki, bu ani ilginin nedeni nedir? Bu kritik soruyu yanıtlayabilmek için öncelikle “beyin yıkama” kavramının ABD’de nasıl ortaya çıktığına kısaca bir göz atmak gerekiyor.

CIA’nın çeviri hatası

“Beyin yıkama” kavramı ilk kez Edward Hunter isimli muhabirin 7 Ekim 1950 tarihli Miami Daily News dergisine yazdığı bir makalede kullanılmıştır. Hunter makalesinde Kore Savaşı esnasında esir düşen Amerikalı askerlere ve bu askerler arasında ABD’nin emperyalist uygulamalarına yönelik eleştirilerin yaygınlık kazanmasına değinmektedir. Hakikaten bu dönemde Çinli ve Koreli komünistler ABD’li esirlere yönelik güçlü bir propaganda faaliyeti yürütmüş; bu askerlere zorbaca davranmak yerine onları kazanmaya çalışmıştır. Aslında esirlere kötü muamele etme yerine onları kazanmaya çalışma anlayışı Çin kültüründe binlerce yıldır mevcuttur. Hatta Çin Devrimi’nin önderi Mao Zedung’un bu konuyla ilgili yazıları bile mevcuttur. Bu insani tutumdan etkilenen ABD’li esirler bir süre sonra komünistlere karşı önyargılarını bir kenara bırakarak Kore’de neden savaştıklarını sorgulamaya başlamışlardır.

Amerikan ordusunun ve istihbaratının bu etkiden rahatsız olduğunu tahmin etmek zor değildir. Eski bir istihbaratçı olan ve bir dönem CIA’nın öncülü sayılan OSS’de (Office of Strategic Services – Stratejik Hizmetler Servisi) çalışan Hunter’ın söz konusu makalesini de bu rahatsızlığın bir sonucu olarak ele almak gerekmektedir. Hunter makalesinde Çincedeki hsi nao kelimesini “beyin yıkama” olarak çevirmektedir. Aslında bu terimin beynin yıkanmasıyla alakası yoktur; Taocu gelenekte belirli ritüellere başlamadan ya da belirli kutsal mekânlara girilmeden önce meditasyon yapmak, yani zihni temizlemek için kullanılan xi xin kavramından türetilmiştir. Hunter Çinlilerin zihnin yanlış düşüncelerden arındırılması anlamında kullandığı bir terimi bambaşka bir manada kullanmakta; böylelikle esir askerlerin sorgulayıcı tutumunu “uyuşturucu ya da hipnoz yoluyla beyinleri ele geçirildi” diye açıklamaya çalışmaktadır.

Görüldüğü üzere beyin yıkama kavramı Kore Savaşı esnasında komünizmin ideolojik üstünlük sağladığını gören emperyalistler tarafından “icat edilmiştir”. Buna göre komünistler beynin sırlarını çözmüş ve insan zihnini kontrol etmeyi öğrenmiştir. İnsanları ikna etmelerinin ve kazanmalarının nedeni budur. Bu inanış ABD’de büyük bir korkuya neden olmuştur. Richard Condon’un ünlü romanı Manchurian Candidate (Mançuryalı Aday) bu ideolojik iklim içerisinde kaleme alınmış ve hemen filme çekilmiştir. Bu korku aynı zamanda CIA’nın zihin kontrolü üzerine çalışmalara başlamasına da neden olmuştur. Nitekim CIA eski başkanlarından Richard Helms bir söyleşisinde 1950’li yıllarda Çinlilerin ve Rusların arkasında kalmak istemedikleri için zihin kontrolüyle ilgili deneylere başladıklarını ve bu deneylerin yıllarca sürdüğünü belirtmektedir.

Nazilere taş çıkartan deneyler

CIA’nın zihin kontrolü üzerine yaptığı çalışmalardan bahsederken Sidney Gottlieb’in adını özellikle anmak gerekiyor. 1951 yılında CIA’ya katılan Gottlieb doğrudan CIA Başkanı Dulles’in emriyle MK-Ultra Projesi’nin başına geçirilmiştir. Gottlieb yaklaşık 20 yıl süren görevi esnasında fahişeler, akıl hastaları ve tutuklular arasından seçilen deneklerle canavarca deneyler yapmıştır. Denekler hipnotize edilmiş; rızaları ve bilgileri dışında üzerlerinde LSD, eroin, marihuana ve çeşitli kimyasallar denenmiştir. Bu kimyasal maddeler arasında ketamin ve meskalin gibi güçlü halüsinojenler, hipnotik özelliklere sahip skopolamin, kaygı giderici Sekobarbital ve şizofreni tedavisinde kullanılan klorpromazin olduğu biliniyor. Deneklerden bazıları elektro şok ve lobotomi gibi insanlık dışı uygulamalara maruz kalmış; bazılarının psikolojik dengeleri ise bir daha düzelmemek üzere bozulmuştur. Bir deneğe 77 gün boyunca LSD verildiği ve sonuçlarının gözlemlendiği sonradan ortaya çıkmıştır. Gottlieb’in Fidel Castro, Patrice Lumumba gibi liderlere yönelik suikast girişimlerinde rol aldığı da bilinmektedir.

Yok edilen kayıtlar

1970’li yıllarda ABD emperyalizmi bir gerileme içine girmiştir. Bu dönemde ABD içinde de farklı sesler çıkmış; CIA Watergate gibi ayyuka çıkan skandalları ve yasadışı faaliyetleri yüzünden sert bir biçimde eleştirilmeye başlanmıştır. 1975 yılında bu türden faaliyetleri incelemek üzere Senatör Frank Church başkanlığındaki bir araştırma komisyonu kurulmuştur. Church Komisyonu, çalışmaları esnasında MK-Ultra deneylerini de mercek altına almıştır. Ama Richard Helms ve Sidney Gottlieb, gelmekte olan dalgayı sezip komisyonun kurulmasından kısa bir süre önce yapılan bütün deneylerin kayıtlarını yok ettikleri için bu incelemede buraya kadar aktardıklarımızın ötesinde bir sonuç alınamamıştır. Yine de Church Komisyonu’nun incelemeleri ve yayınladığı raporlar MK-Ultra deneylerinin en azından resmi planda son bulmasına neden olmuştur. Zihin kontrol deneyleri 1976 yılında ABD Başkanı Gerald Ford tarafından resmen yasaklanmıştır.

İstisnalar kaideyi bozmaz

Komplo teorisyenlerine göre ABD ülkeleri olduğu kadar zihinleri de tehdit ve işgal etmekte; bu iş için de başta parapsikoloji olmak üzere bir sürü yönteme başvurmaktadır. CIA bu türden operasyonlar için medyum bile istihdam etmektedir. Bu türden komplo teorileri aslında bir yandan parapsikoloji gibi şarlatanlıkların işe yaradığı iddialarını yaymakta; diğer yandan da zihinlerimizi bile kontrol ettiğini söyleyerek alttan alta ABD’nin ne kadar güçlü olduğu propagandasını yapmaktadır. Oysa zihin kontrolü üzerine yapılan çalışmalar ABD’nin gücünün değil ideolojik güçsüzlüğünün göstergesidir. ABD yaklaşık 40 yıl önce resmi olarak son verdiği bu türden çalışmalara muhtemelen devam etmektedir. Ama ABD’nin ve dünyadaki Amerikan karşıtlığının bugünkü durumlarına bakıldığında şimdiye kadar elle tutulur bir başarı kazanılmadığı anlaşılmaktadır. Telekinezi üstadı Yiğit Bulut ve benzerlerini istisna olarak kabul etmek mümkündür. Kaldı ki bu türden zihinleri/beyinleri kontrol etmek için yüksek bütçeli projelere gerek olmadığı ortadadır. Kısacası, ülkemizdeki bir takım isimleri göz ardı edersek, ABD‘nin insanların ve toplumların zihnini kontrol edemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Komplo teorisyenlerinin zihin kontrolünde kullanıldığını öne sürdükleri parapsikolojik yöntemleri de ciddiye almak mümkün değildir. Gottlieb gibi bazı simaların parapsikolojiyle ilgilendiği, CIA’nın dönem dönem şarlatanlara başvurduğu bilinmektedir. Ama bu durum söz konusu hurafelerin işe yaradığını değil emperyalizmin büyük bir ideolojik sefalet içinde olduğunu göstermektedir. Kaldı ki zihin kontrolü hakkında yapılan deneylere bakıldığında kimyasal maddeler ve uyuşturucular üzerine yoğunlaşan CIA’nın komplo teorisyenleri kadar metafiziğe prim vermediği, pratik konularda son derece “materyalist” olduğu anlaşılmaktadır.