SENİ GİDİ’ÇARŞI’ SENİ!

Oradan her geçtiğimde bir tuhaf oluyorum. Çocukluk ve ilkgençlik yıllarımın nice anısını barındıran İnönü Stadı’na indirilen her kazma, sanki belleğime vuruluyor gibi. 
İnönü Stadı’nın yıkılışının daha bir yankı yapacağını, anı yazıları, diziler kaleme alınacağını sanırdım. Beklediğim olmadı. 
Oysa Türk futbolunun nice yıldızı orada devleşmiş, nice zaferi orada yaşanmıştı.
 Stadın yapılışını anımsıyorum. Pazartesi sabahları okula gider, cumartesi öğlenleri eve dönerken Bebek-Eminönü ya da Ortaköy-Aksaray tramvayıyla önünden geçerken, taş ustalarının çalışırken çıkardıkları sesleri, yıllar sonra arada yine duyar gibi olduğum olmuştur. 
Orada ilk kez 1948 yılında oynanan ve 1-0 yenilgimizle biten Türkiye-Avusturya maçını izlemiştim. 
Ondan sonra yıllar yılı, bütün önemli maçlar orada oynandı. Haftada iki, hatta zaman zaman dört maç oynandığı için sahanın ortası tümüyle keldi, yalnızca, yanlarda korner noktalarına yakın yerlerde ilaç için biraz yeşillik kalmıştı. 
O zamanlar İsmet Paşa Cumhurbaşkanı idi ve âdet olduğu üzere stada, Taksim Meydanı’nın yanındaki parka da olduğu gibi ona da İnönü adı verildi.

***

Tabii adlandırma, pek hoş ve demokratik değildi, ama DP’nin iktidar olduktan sonra, Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanının adının değiştirilmesi de pek zarif olmadı.
 Ellili yıllarda, stadın adı, bir Mithat Paşa oldu, bir Dolmabahçe. Sonradan DP devrilince yine İnönü’ye döndü. 
Bu ad çekişmesi dışında stada pek politika girmedi. 
O zamanlar, “spora siyaset karıştırmamak” resmi söylemdi, ama bütün siyasiler el altından siyaseti kullanırlardı. Hem de bütün dünyada.
 Portekiz’in ünlü diktatörü Salazar bir gün iftiharla açıklamıştı:
 – Ben Portekiz’i yıllarca üç “F” sayesinde yönettim.
 Sözü edilen üç “F” futbol, fado ve fiesta idi. 
Ama dediğim gibi resmen siyasetle spor ayrılmıştı. Perde arkasından denetlense bile futbolun alanı apolitikti.
 Aziz Nesin’in bu apolitikliği sloganlaştıran şu deyişi yıllarca dillerden düşmemiştir:
 -Ne sağcıyız, ne solcu, futbolcuyuz, futbolcu!
 Gerçekten de insanlar, maça giderlerken siyasi giysilerini çıkarırlardı. Futbolun alanıyla siyasetin alanı bağdaşmazdı.
1960’lı yılların sonları, 70’lerin başlarında bu kuralı “çiğneyip hem futbolcuyum hem solcu” diyen Metin Kurt’un hayatını karartmışlardı.

***

Siyasete karşı gaddar olan ceberut devlet apolitik olduğundan futbola müşfikti. 
Son yıllara kadar da böyle sürdü gitti. 
Bu yüzdendir ki 15 Ocak 2011’de, Türk Telekom Arena Ali Sami Yen Spor Kompleksi’nin açılışı sırasında, taraftarın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı yoğun biçimde protesto etmesi şaşkınlıkla kaşılanmıştı.
 O olayla birlikte devlet futbola eskisi kadar müşfik bakmamaya başladı. 
Futbolla siyasetin alanlarının birbirlerinden ayrılığı da Beşiktaş Çarşı Grubu’nun ortaya çıkması ve özellikle de Gezi olaylarından sonra hem spora hem de siyasete damgasını basması, Türkiye’de yaşamın her alanını en haşin ve yoğun biçimde denetleme niyetinde olan, AKP iktidarını birbirini izleyen köktenci önlemlere itti.
 Bunların içinde maçlarının bir bölümünü Kasımpaşa Recep Tayyip Erdoğan Stadı’nda oynamak için mukavele imzalamış olan Beşiktaş’ın taraftarının siyasi slogan atması halinde anlaşmanın iptal olacağı gibi akıl almaz olanlar da var. 
Önümüzdeki pazar Kayseri’de, Galatasaray – Fenerbahçe arasında oynanacak olan süper kupa maçında pankart ve slogan yasağı da hep “Çarşı” korkusundan doğuyor.
 Çarşı, Gezi’ye gitti, futbolun apolitikliği yok oldu.
Bütün hınzırlık, Sevgili, “Çarşı” ile “Gezi”nin bir araya gelmesinden doğdu. 
Çarşı “her yer Gezi!” dedi böyle oldu!
Seni gidi Çarşı seni! Seni gidi “Gezi” seni!