ADALET İÇİN SAVAŞMAK….

Bundan 115 yıl önce 13 Ocak 1898’de ünlü Fransız yazar Emile Zola’nın L’Aurore gazetesinde dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Felix Faure’a hitaben yazdığı “Suçluyorum” başlıklı açık mektubu Dreyfus davası’nı bir anda tersine çevirmişti. Fransız ordusunda yüzbaşı olarak görev yapan Alfred Dreyfus, kendisine özünün ne olduğu tam olarak açıklanmayan gizli belgeler nedeniyle tutuklanır, yargılanır, vatan haini ilan edilir. Yargılama sırasında gazetelerin önemli bir bölümü kararını çoktan vermiştir; Dreyfus suçlu! 
Ve Dreyfus hüküm giyer. Ancak Dreyfus’un mahkûmiyetini haksız bulan Zola; tam sayfa olarak yayımlanan makalesi ile süreci tersine çeviren ilk kıvılcımı ateşler. Kavgaya kullanmayı en iyi bildiği silahı olan kalemiyle atılmış, insan olmanın, aydın olmanın sorumluluğunu yerine getirmiştir…

***

Ağır bir gündü 5 Ağustos… İnsanın içini acıtan, yüreğini dağlayan… Silivri’deki duruşma salonunda saatlerce bekledikten sonra nihayet başlayan Ergenekon Davası’nda hâkimlerin okudukları kararı dinlerken geldi Emile Zola ve Dreyfus davası aklıma… Ve adalet için savaşmanın ve savaşanların önemi… Yargı böylesine kuşatılmışken, medya böylesine baskı altındayken, tarihi davayı izlemek isteyenlerin üzerine gazlar sıkılıp plastik mermiler atılırken çıkar mı Emile Zola’lar ortaya? Çıksalar bile seslerini duyurabilir mi öteki yüzde 50’ye? Çok zor. Çünkü artık “taraf olmak” adil olmaktan, gerçeklerden yana olmaktan daha önemli. Daha geçerli… Karşılıklı restleşmeleri, kamplaşmaları devlet eliyle körüklemenin dönemi…
Garip tesadüf, hafta sonu bir grup arkadaş sohbet ederken içimizden birinin birdenbire ortaya attığı “En büyük erdem nedir” sorusuna gelen ortak yanıttı “Adaletli olmak”.

Ama gelinen noktada “Adaletli olmak” kadar önemli “Adalet için savaşmak”. Elimizden ne nasıl geliyorsa. Kimi kalemi ile, kimi gitarıyla, kimi durarak… Gezi süreci bunun için önemli bir başlangıçtı. 
İçinde bulunduğumuz bu karanlık, bu utanç verici dönemde hepimizin en büyük sorumluluğu. Hiçbir ayırım yapmadan, ideolojiyi, siyasi tercihleri bir kenara bırakarak, temel hak ve özgürlükler konusunda yapılan her türlü hukuksuz uygulamaya karşı savaşmak. Her koşul ve şart altında demokrasi ve özgürlüklerden yana tavır koymadığımızda, “ben onun politik görüşünü desteklemiyorum” deyip sessiz kaldığımızda, destek vermediğimizde, biz de antidemokratik uygulamaların ortağı oluyoruz. Bunu unutmayalım. Rojava’daki katliama da, Ergenekon Davası’ndaki hukuksuzluğa da, onca yıldır her cumartesi Galatasaray Lisesi’nin önünde sessizce bekleyen, kayıp oğullarının, eşlerinin izlerini süren acılı Cumartesi 
Anneleri’ne de…