KİMSENİN ASKERİ OLMAMAK!

"Hamilelerin sokağa çıkması terbiyesizliktir"… Bunu diyen "Tasavvuf düşünürü" Ömer Tuğrul İnançer. Sanmayın ki bu düşüncesinde yalnız. Ülkemizde onun gibi düşünen çok olduğundan kuşkum yok. Uygar bir ülkede böyle bir laf edebilecek insanı televizyona, hele hele devlet televizyonuna çıkarmazlar. Bizdeki asıl vahim durum bu!

Hamile olmadan çocuk doğrulamayacağına göre bence "en az 3 çocuk yapın" komutunu hükümet yetkilileri ya yeniden gözden geçirmeli ya da yine bir gece yarısı darbesiyle hamilelerin sokağa çıkmasını yasaklayan bir yasa çıkarmalı.

Tepkiler çığ gibi geldi… Leman Dergisi durumu gayet güzel açıklamış. Kimi kafalar nereye baksa , neye baksa, gözlerini ne yana çevirse kafasının içindekini görür. Bir heykele bakarken ya da manavın önünden geçerken, kafanın içi cinselliğe ilişkin sadece pislikle doluysa önündeki heykelde de manavdaki salatalıkta da sadece pislik görür. Ülkemizde "kadın" sözünden, kadın sesinden tahrik olanların kadının kendini görünce saldırganlaşması neredeyse doğal sayılır oldu. Oysa doğal ya da olağan değil. Hiç değil.

Gezi Direnişinin öğrettikleri:

Anımsayın: Başbakan kadın örgütlerinin temsilcileriyle daha ilk buluşmasında "kadın erkek eşitliğine inanmadığını" açıkladığı halde, o salondaki hiç bir kadın toplantıyı terk etmeyi aklına getirememişti. Oysa çoğu feminist ve kadın sorunları üzerinde çalışmış kadınlardı.

Bugüne gelince: Gezi Direnişinde daha ilk günden kadınlar en öndeydiler. Parkta alanlarda, barikatlarda, alanlarda , sokaklarda… Birkaç gün önceki hamilelerin bir anda sokağa çıkıp "Gezine gezine doğuracağız" "Diren hamile" protestolarına gelene dek, eşsiz bir sınav verdiler…

Bu (her yaştan) genç feministler, daha ilk günden tavırlarını açık seçik ortaya koydular. Söylemleriyle eylemlerini bir kıldılar. Parktaki Mor Çadırlarını ve çevresini "Tacizsiz ve Tayyipsiz Hava Sahası" ilan ettiler. Bedenlerinin bütünlüğünü savundular. Kürtaj hakkıma başkası karışamaz dediler. "Başbakan elini bedenimden çek" diye haykırdılar. Hükümetin kadın düşmanlığını körükleyen politikalarına dikkati çektiler. Polisin cinsel tacizine karşı savaş verdiler.

Ayırımcılık yapmadılar. Yetkililerin kışkırtmalarına karşın başı örtülü, başı açık ayırımcılığına geçit vermediler. Başı açık ya da örtülü, kafasında baret ya da cadı şapkası yukarıda saydıklarım için elele verdiler. Benim yaşamıma sen değil ben karar veririm dediler.

Bizim gibi üç çocuk

"Bu ülkede doğum kontrolü yaptılar . Milletimizi kısırlaştırmak istediler" diye feryat figan eden ve hem dış komplolara hem de CHP’nin "oyununa gelmeyeceklerini" açıklayan başbakan "en az 3 çocuk" diye ısrar edince…. İşte o an bence o muhteşem soruyu sordular, daha doğrusu yorumu yaptılar:

"Bizim gibi 3 çocuk istediğine emin misin?"

Böylelikte direnişte "Devlete de, Tayyipe de çocuk borcumuz yok" sözleri çok geçmeden kadınların giysilerine , şu sözlerle yansıdı: "En az 3 ağaç"; "En az 3 kitap", "En az üç güzellik", "En az 3 Park", "En az 3 duble"…

Yaşamı ve dili şiddetten arındırma

En çarpıcı yanları şiddete karşı çıkışlarıydı. Sadece duvarlara yazılmış erkek egemen, kadınları aşağılayan sözleri, sloganları silmekle kalmadılar, bunları içeren haykırışları da engellediler. Küfürle değil, inatla direndiler!

Şiddete direnirlerken özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını ortaya koydular. "Kimsenin askeri olmayacağız! Öldürmeyeceğiz, ölmeyeceğiz!" haykırışı hiç ama hiç kulaklarımdan gitmeyecek. (70’lerdeki İKD-İlerici Kadınlar Derneği’nden günümüze, feminizm de değişti ve değişiyor. İyi ki de böyle).

Aynen böyle biline: Feministler, kimsenin askeri olmayacaklar!

Bu genç feministler bunları yaparken yaratıcıydılar, özgürdüler, bilinçliydiler. Düş güçleri sonsuz , dayanışmaları ibret vericiydi.

Direnişte feministlerin yaptıkları, hangi partiden olursa olsun Meclisteki kadın milletvekillerinin de yapacağı gün, hayatımızda çok şey değişecektir.