ASKERİ YARGI, SİVİL YARGI

Ergenekon davasıyla ilgili en çarpıcı açıklamayı Başbakan’ın Baş Siyasi Danışmanı yaptı.

Başbakan baş siyasi danışmanı Ergenekon davasının ( Balyoz’u da yanına eklemeyi unutmayın!) Cumhuriyet tarihinin en büyük hesaplaşması olduğunu söylüyor.

Baş danışmana, olayı bütün çıplaklığıyla ortaya seren , açık sözlülüğü için teşekkür etmek gerek.

Hiçbir tümce bu olayı bu denli açığa çıkaramazdı.

Söz konusu açıklama iki usta hoca Mümtaz Soysal ve Emre Kongar’ın da gözünden kaçmamış.

Tabii açıklamayı yapan kişinin görevi iktidarın tek başına sahibinin de olaya nasl yaklaştığını ortaya koyuyor. Zaten o da aynı minval üzere konuşmuş.

Ayrıca unutmayınız bir zamanlar Ergenekon’u kastederek “ben bu davanın savcısıyım “ buyurmuştu.

Yürütmenin başındaki kişi, bir an işi gücü bırakıyor ve büyük hesaplaşmanın hesap pusulasını hazırlamak üzere savcılık makamına geçiyor, özel yetkili mahkeme de faturayı kesiyor.

Olay bütün çıplaklığıyla bu olunca, tabii buradan bazı sonuçların çıkarılmasına da kimsenin kızmaması gerekir.

***

Bir başbakan bir siyasi davanın savcılığı işlevini yüklenirse. Kuvvetler ayrılığı ilkesini ayaklar altına aldığına göre, kendisine darbeci denmesi doğal olmaz mı?

Bir başbakan sivil darbe ile kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğner, yargıya talimat verir konuma girerse, kendisine diktatör denmesi reva değil midir?

Mahkemeler hesaplaşmanın değil, adaletin tecellisinin mekanları olduğuna, olması gerektiğine göre, kararının Cumhuriyet tarihinin en büyük hesaplaşması olduğu ikrar edilen mahkemenin o kararını normal bir yargı kararı olarak kabul etmek mümkün müdür?

Bütün bu gerçeklerin ışığında şimdi anlaşılıyor mu, neden “özel yetkili mahkemelerin demokrasilerde yeri olmadığını bağıra çağıra defalarca tekrar ettiğimiz?

Şimdi anlaşılıyor mu, temyiz aşamasına bel bağlayanları, bu oyuna düşmemeleri konusunda neden uyarmaya çalıştığımız?

Şimdi anlaşılıyor mu, askeri yargı sivil yargı tartışmalarına tebessümle yaklaşıp, neden “bu oyuna gelmeyin!” dediğimiz?

Şimdi anlaşılıyor mu, neden” 12 mart ve 12 eylül bile kimi açılardan bu dönemden daha az kötüydü” dediğimiz?

Şimdi anlaşılıyor mu, sivil olduğu iddia edilen dönemde, sık sık 12 mart ve 12 eylül yöntemlerine başvurulduğunun altını neden inatla çizmeye çalıştığımız?

***

12 mart ve 12 eylül dönemlerinde de, askeri mahkemeler hesaplaşma mahalli olarak kullanılıyorlardı.

Ama, oralarda hiç değilse görünüşü kurtarmak için kimi hukuki prosedürlere saygı gösteriliyordu.

Barış Derneği Davası, o dönemde, Genelkurmay Başkanlığı makamına gelmesine ramak kalmışken, kapıdan dönünce, medyanın kameraları karşısında ellerini yüzüne örtüp, hüngür hüngür ağlayan General Necdet Öztorun’un üzerinde inatla durduğu, kişisel meselesi haline getirdiği bir davaydı. Kenan Evren de, bu dava ile ilgili olarak demeçler veriyor ve yargıçlara yol gösteriyordu.

Gerçi askeri mahkeme o doğrultuda karar verdi, ama Askeri Yargıtay, iki kez Evren’in bu kadar ısrarla üzerinde durduğu davadaki hükmü bozdu.

12 eylülün askeri yargısının bu yürekliliğini bugün sivil yargıdan bekleyebilir misiniz?

Asker ile sivilin en büyük farklarının birinin askeri çözümler üretirken, öbürünün demokratik sivil çözümler üretmesi olduğunu görmemek mümkün müdür?

Bir sivil kurum, demokrasi açısından, bir zamanlar askeri kurumların ürettiğinin daha gerisinde çözümler üretirse sivilliğinin ne kıymeti kalır ve ona gerçek anlamda sivil denebilir mi?