TATİL

Turgut Kazan’a cep telefonundan Bodrum’da ulaşıyorum

-Yanımda Kim var bil bakalım? diyor.

Ardından da ekliyor:

-Yılmaz Büyükerşen

Telefonda soruyorum Başkan’a:Tatilde misiniz? Bodrum’da çok kalacak mısınız?

-Yok diyor, bu akşam dönüyorum. Ben hiç tatil yapmam.Boş oturamam.

-Boş oturmazsınız canım diyorum, göğü boyar, denizi dikersiniz.

Orhan Veliyi kastettiğimi anlayıp ,gülüyor.

Şöyle diyor, Orhan Veli “Dalgacı Mahmut’ta:

“İşim gücüm budur benim

Gökyüzünü boyarım her sabah

Hepiniz uykudayken

Uyanır bakarsınız ki mavi

Deniz yırtılır kimi zaman

Bilemezsiniz kim diker

Ben dikerim….”

Orhan Veli bir söyleşisinde Dalgacı Mahmut’un şair bizzat kendi olduğunu söylediğine, Sait Faik, bir ömrü gökyüzünü boyayıp, topal martılarla söyleşip, denizi dikmeye vakfettiğine göre, aslında bu iş öyle pek yabana atılır bir şey olmasa gerek.

Kısacası dalgacılık ciddi bir iştir.Zihin açıklığı düş gücü kafa hüneri gerektirir.

***

Garip bir dünyada yaşıyoruz, bir yandan açlıkla işsizlik kol gezerken , bir yandan da tatil anayasalarda bile yer alan insan haklarından biri oluyor.

Onun için tatili küçümsemeyelim derim; o çalışma imkanı bulan herkes için gerekli.

Tatil genellikle, bizde çalışmaya ara vermek, hiçbir şey yapmamak olarak algılanır.

Çoğu zaman da tatil denince akla gelen, yaz aylarında, deniz kıyısında güneş altına uzanıp bir şey yapmayan insan görüntüsüdür.

Yılmaz Büyükerşen’in “ben hiç tatil yapmam” derken kastettiği bu imaj olsa gerek.

Yoksa onun da tatili ya de yeni deyişiyle, dinlencesi var. Dinlence ürünlerinden oluşan, Eskişehir Odunpazarı’ndaki mumya heykeller müzesindeki eserlmeri, yapıp da kentin çeşitli yerlerine diktiği heykeller, değişik alanlarda üretim yaparak dinlenen Büyükerşen’in “dinlence” anlarının tanıkları.

Zaten artık insanların ya da toplumların durumlarıyla ekonomik refah düzeylerini belirleyen ölçütler arasında tatilin süresi ve niteliği de yer alıyor.

Benim kuşağım için tatil yaza özgü bir etkinlikti. Bizim gibi batı kıyılarında yaşayanlar için hedefi de denizdi.

Bununla birlikte, Anadolu’da henüz yaylaya çıkma alışkanlığı da sürmekteydi.

Hatta bunlara tatil değil de yazlık denir, yaşamın temposu değiştirilmez, değişik mekanda sürdürülürdü.Yani o zamanlar tatil yok “sayfiye” vardı.

***

“Benim çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda İstanbul’un Asya yakası, Kızıltoprak’tan başlayarak sayfiyeydi ve yaz aylarında oraya taşınılırdı” desem şimdi inandırmakta güçlük cekerim biliyorum.

Hatta kışları, o zamanlar hem şehir hem sayfiye diye nitelenen Kadıköy’de geçirip, yazları Kızıltoprak’tan öteye “sayfiye”ye geçenler de vardı ve bende onlar arasındaydım. Her ne kadar adı “Bursalı” ise de, kendi İstanbullu olan ve kışları Moda’da yazları Büyükada’da geçiren Orhan o eski geleneği sürdürenlerden biri.

Benim, kuşağımda daha doğrusu benim kuşağımın benim sınıfımda, kış tatili alışkanlığı yoktu. Oysa şimdi kayakla değerlendirilen kış tatilleri yaz dinlenceliriyle at başı gidiyor.

Tatil açısından kendimi çok talihli addederim. Hem İstanbul’u bir deniz kenti olarak, otuz yılı aşkın süresini de yazları yalıda oturarak, yaşadım, hem de Erimciğimin sayesinde, düşlenebilecek tatillerin en güzeli olan “Mavi Yolcluğu” gerçekten koyların bakir olduğu dönemde, o öncülerin ruh hali içinde yapmak imkanını buldum.

“Mavi Yolculuk”ta yorularak dinlenirdik.

1970 li yıllarda, bu yolculuklarda günde 7 000 kulaçtan fazla atardım da bana mısın demezdi.

O zamantatillerde, temiz lacivert suları kulaçlardım.

Artık, anı denizlerini kulaçlamakla yetiniyor ve mırıldanıyorum:

−Yine de bu da tatil. Buna da şükür!