CEO ŞİMDİ MAHPUS!

« 2009 yılının bahar şenlikleriydi. Güneşli bir Nisan günü. Yer, ODTÜ’nin Kemal Kurdaş Konferans salonu. Salon hınca hınç dolu. Bin kişi kadar var ! Türkiye’nin en parlak gençleri ; kızlı erkekli, umut dolu, ışıklı gözler. ‘Biz dündük, onlar yarın!’ diye geçirdim içimden. Konferansın konusu ‘Nasıl CEO olunur?’ Konuşmacı da benim.
Gençlerden biri, kalabalığın uğultusunda bol yaldızlı ve yıldızlı özgeçmişimi okuyor. Hani kendi öykümün gerçeğini yaşamamış olsam, okunan başarı öyküsüne ben bile imrenecek, az kaldı zafer sarhoşu olacağım. Ama heyhat, o özgeçmişin her satırındaki anlamı o kadar iyi biliyorum ki. Görüntüye aldanma çağını geçeli çok oldu. Okunana içtenlikle tepkisizim. Salonu dinliyorum. Takdimcinin sözleri ilerledikçe uğultu da azalıyor.

İyi bir hazırlık yapmıştım. Kendinden emin adımlarla kürsüye yürüdüm. Ama böylesine aç ve açık, bu kadar güçlü bir topluluğa vereceğim mesajın sorumluluğu da yüreğimde ağır çekiyor doğrusu.

Gözlerimle kalabalığı tarıyorum. Sonra yere bakarak sahnede sabırla iki tur atıyorum. Yakamdaki telsiz mikrofona ‘Ehem! Ehem!’ Daha da sönüyor salonun uğultusu. Mikrofona iki fiske: ‘Güm! Güm!’ Mutlak sükunet tamam. İşte başlıyorum.

Aniden beynimde o kıvılcım çaktı. CEO’luğun ‘nasıl’larını merak eden bu umut dolu üstün zekalılar ordusuna ‘niçin’lerimi armağan etmeliydi. Çünkü nasıllar çoktu, her yerde vardı. Ama niçin? O kişiye özel, çok öznel ve nadir bir çiçek, felsefenin balta girmemiş ormanlarında.

‘Kimimiz para, kimimiz güç tutkusuyla yükselmek isteriz. Ama nereye kadar yükselinir, daima meçhuldür. Hayal başka, plan başka, kader bambaşka. İçimizde altruizme egoizmden, idealizme materyalizmden daha yakın olanlar var. Bir iyi haber vereyim, bir de kötü. Herkes CEO olamaz!’ dedim. Sonra devam ettim: ‘İster on, ister yüz, ister bin ya da yüz bin kişilik şirketler olsun, CEO bir kişidir. Yalnızdır. Liderdir. CEO vizyoner olur. Köle gibi çalışıp didinen ; sanatçı gibi duyan, bilim adamı gibi öngören, öğrenen, öğreten… Ve din adamı gibidir, inançla motive eder ekibini CEO! Ama yalnızlık zor zanaattır. Dostundan çok düşmanın olur. Görmez, görülürsün. Duymaz, duyulursun. Gösterilen ilgi, senden çok koltuğunadır. Kötü haber: Herkesten CEO olmaz!’ Sessizlik biraz burkuldu gibi. ‘Bakın burada 1000 kişisiniz. Hepiniz aynı şirkette çalışsanız içinizden birkaç aday çıkar ; biriniz belki olur, belki olmaz! Belki biriniz daha! Hepsi o kadar.

İyi habere gelince, geri kalanlarınız belki hayal ettiği gibi CEO olamayacak. Ama olanlar, olmayanlardan daha mı mutlu olacak? Hayır! Benim bir kızım, bir oğlum var. Eminim artık, hayattan en temel beklentim onların iyi olmaları. Onlar, yarım kalan öykümüzün, şiirimizin devamı… Yavrularım geçen gün sıkıştırdı: Babacığım, daha az çalışıp daha çok kazanacağın bir iş bulsan da daha çok birlikte olsak?

CEO’luk, kariyerimde zaten son basamak. Bugüne kadar ödediğim bedel ise kan, gözyaşı ve ter, kendime ve evrene!

Köta haber, herkes CEO olamaz. Ama iyi haber ; mesele onu ya da bunu olmak değil, kendin olmak. Herkes kendi olmalıdır, olabilir. Bunun reçeteleri var, ama sonucun garantisi yok! Başarmak, istediğini olmaktan ibaret değildir. Kim olduğun, ne yaptığına bakarak kim olabileceğine ve neler yapabileceğine karar verip doğru yola baş koyma sürecidir. Başarılı özel kişi için de böyledir, küzel kişilik sahibi kurumların stratejik yönetiminde de böyle. Her idealin bir ödülü olduğu gibi bir de bedeli olduğunu unutmayalım…”*

*Dr. Faruk A. YARMAN’ın “Yöneteni Hoşgör, Yönetilenden Ötürü” (Nergiz Yayınları/2013) kitabından alıntıdır.

Adalet kendi başına yürür, yerini bulur. Ama adaletsizliği yürütebilmek için koltuk değneklerine ve gerekçelere
ihtiyaç vardır. Nicolae Jorga

«G» NOKTASI

Faruk A. Yarman, « denizden çıkarılan gazoz şişesinin içindeki ihbar pusulası » kanıtıyla Balyoz davası kapsamında tutuklandığında ; HAVELSAN’ın CEO’suydu(Bkz: “Milli Savunma Suçunun Cezası Balyoz”, 16.08.2013 tarihli Cumhuriyet). Çocuklarına daha çok zaman ayıracak fırsatı hala bulamadı. Evrene başarı bedelini, kan, ter ve gözyaşı olarak ödemeye devam ediyor.

16 yıl hapis cezası aldığında, zaten iki yıldır içerdeydi.

Ama anlaşılan o ki, Faruk A.Yarman’ın beyni demirparmaklı hücrelere sığmamış, bilim insanı kafası hapisaneden kaçmış! Yan sütunda kısa bir alıntı okuduğunuz, 464 sayfalık bir yapıt yaratmış. Profesyonel yöneticilik konusunda Türkçe yazılan ve yayınlanan en bilimsel, en kapsamlı belgesel olan bu çalışmada, yazarın hapiste olduğuna, kitabını hapisanede yazdığına ilişkin en küçük bir iz yok! Sadece girişte, “malum koşullarda el yazısıyla yazıldığı” söyleniyor o kadar. Gerisi, sanki yazar özgürmüş gibi, kişisel birikimle harmanlanan küresel bir “managing” başyapıtı.

Faruk A.Yarman’ın “mazruf”u çoktan aşmış çelik kapıları. Darısı “zarf”ına…