ERGENEKON “MASONİK BİR KOMPLO” MU?

Ergenekon Tertibi’ni düzenleyenler sürecin başından itibaren İtalya’daki P2 Locası örneğine özel bir önem verdiler. Tertibin temelleri olan “Ergenekon Yeniden Yapılandırma” ve “Lobi” gibi sözde belgeler bile P2 Üstadı Licio Gelli’nin evinde ele geçirilen “Piano di rinascita democratica” (Demokratik Yeniden Doğuş Planı) belgesine benzetilmeye çalışılmıştı. Böylelikle hem sözde Ergenekon örgütü Gladio’yla ilişkilendirilmek isteniyor hem de toplum içerisindeki mason karşıtlığı harekete geçirilerek düzenlenen tertiplerin aklanılmasına çalışılıyordu. Üstelik P2 iddiası rektöründen hukukçusuna, siyasetçisinden gazetecisine bütün muhalifleri cezalandırmayı hedefleyen bir tertibi gizlemek için gayet uygun bir bahane sağlamaktaydı.

İsterseniz en başa dönelim. Birinci İddianame’de Ergenekon’un “gizlilik için masonik bir yapılanmayı örnek aldığı” öne sürülüyordu. Masonik bağlantı iddiaları akli dengesi yerinde olmadığı bilinen Ümit Sayın’ın ifadeleriyle de desteklenmeye çalışılmıştı. “Mavi mason localarına üye olduğunu söyleyen” Sayın’ın akıllara zarar yazışmaları ve tuhaf mektupları hemen iddianameye girdi. Örneğin iddianamenin 338. klasörünün 438. sayfasında yer alan bir mektupta Sayın, masonların kitleleri yönlendirmesi için kurduğunu iddia ettiği “Kemalist Türkbirlik Grubu”ndan bahsediyordu. Davada gizli tanık da olan Sayın verdiği ifadelerde savcıların istediği türden beyanlarda bulunmaya devam etti. Bu ifadeler sözde Ergenekon örgütünü masonlukla ilişkilendirmek için kullanıldı. Sayın’ın ifadeleri bazı Ergenekon ve Balyoz tutuklularının hasta olduklarını verdikleri raporlarla belgeleyen GATA’ya saldırmak için de kullanıldı. Bu saldırılarda GATA’nın masonlar tarafından ele geçirildiği, bu yüzden tutuklulara hasta raporu verildiği öne sürüldü.

Bunun dışında Cumhuriyet gazetesinin başyazarı İlhan Selçuk’un 28 Şubat sürecinde mason localarında gizli toplantılara katıldığı ve darbe görüşmeleri yaptığı lafları da iddianameye girdi. Bu kadar “masonik komplo”dan bahsettikten sonra söylenenlerin inandırıcı olması için birkaç da mason bulmak gerekiyordu. Öyle de oldu. Önce Sinan Aygün’ün ve Hurşit Tolon’un, Üçüncü İddianame’de de Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal ile Uludağ Üniversitesi eski Rektörü ve ADD Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran’ın mason olduğu iddia edildi.

“Halkçı Partideki Biraderler”

P2 Locası’na dair iddialar aslında “Lobi” belgesinde rüşeym halinde bulunmaktaydı. Bu belgeye göre yabancı ülkelerdeki P2 gibi oluşumların Türkiye’de olmaması büyük bir eksiklikti. Burada dolaylı bir biçimde Ergenekon’un P2 benzeri bir örgüt kurmuş olduğu ileri sürülmekteydi. Bir süre sonra bu iddia, laf dolandırılmadan da ifade edilmeye başlandı. İkinci İddianame’nin ek klasörlerinde yer alan ve Şener Eruygur’da ele geçirildiği iddia edilen bir belge açığı kapatmıştı. “Convent’te (Otel) alınan kararlar” başlığını taşıyan söz konusu belgenin Avusturya’daki bir mason toplantısında alınan kararlar olduğu öne sürülüyordu. Siyon Protokolleri’ne rahmet okutan bu sözde belgenin girişinde “İtalya’daki P2 skandalından sonra 31. ve 33. maddelerde işaret edildiği gibi Yunanistan’daki kardeşlerin açıklamaları krize neden oldu. Buna benzer olayların Türkiye’de de meydana gelmesi mümkündür. Kardeşlerimize gerekli tedbirleri derhal almalarını tavsiye ederiz” deniliyordu. Peki, söz konusu “gerekli tedbirler” neydi? İddianameden ziyade fantastik bir romandan fırlamış gibi duran bu belgeye göre Türkiye’deki mason karşıtları ve Yahudi aleyhtarları tespit edilerek imha edilmeli, “hassas noktalardaki” ve basın sektöründeki biraderler dinci teşekküllerin önlenmesi ve dini gruplar arasındaki ihtilaf ve bölünmelerin körüklenerek masonluk aleyhindeki etkilerinin zayıflatılması konusunda uyarılmalıydı. Basın sektöründeki biraderler o kadar önemseniyordu ki bunların deşifre olmalarının önlenmesi için gereken her şeyin yapılması tavsiye ediliyordu. Esas bomba ise “Halkçı partilerin kadrolarındaki biraderler” hakkındaydı. Ergenekon İddianamesi’ne giren belgeye göre bu biraderlerin çoğaltılması ve etkilerinin takviye edilmesi gerekiyordu.

Her mızrağın sığacağı bir çuval

Mason karşıtı iddialar Ergenekon Tertibi esnasında yandaş basın tarafından da sıklıkla kullanıldı. Örneğin Hüseyin Gülerce Ergenekon İddianamesi’nin kabul edildiği ve dava sürecinin başladığı 2008’in Temmuz ayında Zaman gazetesinde yayımlanan “Masonluk Ergenekon’un Neresinde” başlıklı yazısında masonluğun Ergenekon’u yönettiğini iddia ediyordu. Mustafa Armağan ise aynı gazetede kısa bir süre sonra yayımlanan ve tarihle biraz bile olsa ilgilenen hiç kimsenin ciddiye alamayacağı yazısında Meşrutiyet’ten Ergenekon’a masonik bir hat olduğunu savunuyordu. Birkaç ay sonra da Şamil Tayyar katıldığı bir televizyon programında Ergenekon’un P2 Locası’yla ve masonlukla ilişkili olduğunu iddia etti. Yine aynı tarihlerde Emre Aköz Sabah gazetesinde yayımlanan ve “Ergenekonculara kefil olan morarır” gibi veciz bir başlık taşıyan yazısında P2 Locası’na gönderme yapmaktaydı. Aköz’e göre Ergenekon Operasyonları kapsamında yapılan tutuklamalara itiraz etmemek gerekiyordu. Yazısını P2 Locası’na ayıran Aköz, İtalya’nın Türkiye’deki Ergenekon örgütünü anlamak için bir laboratuar olduğunu söylüyordu. “Ergenekon Yeniden Yapılandırma Belgesi”ni kamuoyuyla ilk paylaşanlardan Fehmi Koru da Taha Kıvanç ismiyle Yeni Şafak gazetesinde yazdığı bir yazıda P2 Locası’nın Türkiye’de olup bitenin daha iyi anlaşılması için önemli olduğunu söylüyordu.

Aslında arka arkaya çıkan bu yazıların esbab-ı mucibesi belliydi. Yandaş basın Türkiye’nin gelmiş geçmiş en Amerikancı iktidarlarından birisine yönelik muhalefeti doğrudan ABD tarafından kurulmuş Gladio ile eşleştirmeye çalışıyordu. Böylelikle hem AKP’ye muhalefet edenler karalanmış oluyor hem de AKP kontrgerillaya karşı mücadele edermiş gibi gösteriliyordu. Üstelik P2 örneği biraz zorlamayla tek ortak paydaları AKP’ye muhalefet etmek olan ama birbirleriyle ilişkisi olmayan insanlardan bir örgüt yaratmayı, en azından teorik planda, mümkün kılıyordu. Böylelikle Sabih Kanadoğlu, Bedreddin Dalan, Kemal Gürüz gibi isimlere yapılan operasyonları eleştirenler P2 örneği üzerinden susturulmaya çalışılıyordu. P2 örneği bu sözde örgütle işadamlarını, politikacıları, milletvekillerini, gazetecileri, yargıçları, istihbaratçıları, bürokratları, medya sahiplerini ve askerleri irtibatlandırmanın önünü açıyordu. Çuval o kadar genişti ki her an herkes içine sokulabilirdi.

Nitekim öyle de oldu. Örneğin 2011 yılında aynı mekanizma İnan Kıraç için de işletildi. Hatırlanacağı üzere bu tarihte Kıraç’ın CHP’yi desteklediğine dair iddialar ortaya atılmıştı. Bunun üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kıraç hakkında “Söylenenler doğruysa bazı riskleri üstlenmiş demektir” diye konuştu. İşareti alan Nazlı Ilıcak derhal harekete geçti ve o tarihlerde kaleme aldığı yazısında “olası riskin” ne olduğunu cümle âleme hatırlattı. Ilıcak yazısında P2 örneğini verdikten sonra tek yaptıkları hükümete muhalefet etmek olan, birbirleriyle alakasız insanların tutuklanmalarını eleştirenlerin “Ergenekon’a hizmet ettiklerini” söylüyordu.

Haberal Tapınak Şövalyesi mi?

Ergenekon Davası’nda kararın açıklanmasından sonra tahliye edilen Mehmet Haberal ile ilgili çıkan “haberler” P2 iddialarının günümüzde de hâlâ kullanıldığını gösteriyor. Takvim gazetesinden Ergün Diler, tahliyenin hemen ardından yayımlanan yazısında Tapınak Şövalyesi olduğunu iddia ettiği Haberal’ın “güçlü ilişkileri yüzünden” serbest bırakıldığını ileri sürüyordu. Diler’e göre Haberal Tapınak Şövalyeleri’nin Hospital kolundandı ve Başkent Üniversitesi’nin logosu bu örgütle irtibatlıydı.

Burada duralım ve Diler’in aceleden ya da operasyonun heyecanından dolayı yaptığı bir yanlışı düzeltelim. Diler Tapınak Şövalyeleri ile Saint Jean Şövalyeleri’ni karıştırmakta ve bunları aynı tarikat zannetmektedir. Diler’in kastettiği Saint Jean Şövalyeleri Kudüs’e giderken hasta olan Hıristiyan hacılarla ilgilendikleri için Hastabakıcı Şövalyeler (Knights Hospitaller) adını almışlardır. Tarikat, Rodos ve Malta’da da üslendiği için sonraları Rodos ya da Malta Şövalyeleri olarak da bilinir. Devam edelim. Diler’in Tapınak Şövalyeleri ile karıştırdığı Malta Şövalyelerinden bahsetmesi boşuna değildir. P2 Locası üstadı Licio Gelli’nin ve P2 Skandalı esnasında öldürülen Roberto Calvi ve Michele Sindona’nın da Malta Şövalyesi olduğu hatırlandığında Haberal ile ilgili olarak yapılan bu vurgunun nedensiz olmadığı anlaşılacaktır. Aba altından sopa gösterildiği bellidir. Bütün bu gelişmeler ışığında masonik komplo iddialarını önümüzdeki dönemde de duyacağımızı söylemek mümkün görünüyor.