SURİYE’DE SAVAŞA HAYIR!

Önümüzdeki Cumartesi 1 Eylül Dünya Barış Günü! Gerçi Birleşmiş Milletler 1987’de aldığı kararla Eylül ayının üçüncü haftasını Barış Günü ilan etti. 2001 yılında ise daha da somut hale getirdi, 21 Eylül’e Dünya Barış Günü dedi.

Olsun bir zararı yok. Yıl içinde birkaç tane daha Barış Günü olarak analım, savaşlara karşı çıkalım.

20.Yüzyılın en büyük dramı olan 2. Dünya Savaşı’nı, 1 Eylül 1939’da Hitler komutasındaki Alman orduları Polonya’yı işgal ederek başlatmıştı. Bu yüzden dünya barış güçleri savaşın ilk günü olan 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” olarak kutladılar.

Duvarların yıkılıp sosyalist sisteminin dağılmasından sonra Dünya Barış Günü de artık eskisi gibi sahiplenilmez oldu. Oysa kapitalizm var oldukça savaşlar da hayatın “doğal” bir parçası halinde varlığını koruyacaktı.

Bu görüş, Yeni Dünya Düzeni içinde biraz “uçuk” kabul edildi. Artık savaş falan olmazdı. Barış için mücadele eski dönemlerde kalan bir “nostalji” olarak değerlendirildi.

Oysa hayat bu tezi tersine çevirecekti.

Berlin Duvarı 1989’da yıkıldı. Sovyetler Birliği ise 1991’de dağıldı. ABD dünyanın tek süper gücü oldu.

Ama savaşlar bitmedi!

Bu yüzden de barış mücadelesi yaşamsal bir öneme sahip oldu. Çünkü kapitaliz gelişti: Artık daha kısa sürede daha çok insan öldürebiliyor!

2013 Ağustos’unda Ortadoğu tam anlamıyla bir ateş topu haline büründü.

Denilebilir ki, ne zaman değildi?

Lübnan iç savaşını Türkiye gazete ve televizyon haberleri olarak hissetti. Suriye’de yaşatılan “Arap Baharı” Türkiye’nin güney illerini de yakıp kavurmaya başladı. Sınır kasabalarında savaşın izleri can alarak sürüyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “olağanüstü” dış politikası sayesinde Türkiye hızla yalnızlaşan, komşularının tümüyle problemli hale gelen bir ülke oldu.

Şimdi sırada Suriye’deki ateşe fiili olarak “dalmak” var. Baş aşağı giden ekonomik göstergeler başlı başına bir felaketi işaret ediyor. Dünyanın bütün otoriter rejimleri böylesi durumlarda savaşı çıkar yol olarak tercih ediyorlar.

1974’te Yunanistan’daki Albaylar Cuntası Kıbrıs’ ı çare olarak görmüştü. Tıpkı 1982’de Arjantin Cuntası çıkış yolu olarak Falkland Savaşı’nı seçti.

Bütün otoriter rejimler savaş yolunda battılar!

Bu örnekler gözü dönmüş olanları kendilerine getiremiyor. O zaman elimizde bir tek seçenek kalıyor. Barış Mücadelesini yükseltmek ve var gücümüzle haykırmak:

-Suriye’de savaşa hayır!

Erkekleri Bırakın, Kızları Tutun!

Aşağıdaki SMS mesajı Milli Eğitim Bakanlığı’ndan orta öğretimde çocuğu olan velilere servis ediliyor:

“Anne-babanın izleme çabalarını artırması erkek çocuklarda uzun vadede daha problemli davranış göstermelerine neden olurken, kız çocuklarda problemlerin azalmasına sağlamaktadır. Çocuğunuza vereceğiniz tepkiler onun cinsiyetine göre farklı sonuçlara yol açabilir!”

Bu SMS’in daha kısasını atasözü olarak belletmişlerdi yüzyıllar öncesinde:

“Kızını dövmeyen dinini döver!”

Şimdi daha bir allayıp pullamışlar, ileri teknolojiyle velilere gönderiyorlar. Özü ise eski kör karanlık yılların bütün izlerini koruyor!..

Demokrasinin Havuz Problemi

AKP ve lideri Tayyip Erdoğan demokrasiyi bir türlü içselleştiremediler. Sadece kendileri için demokrasi istediler!

Askerler anti-demokratik yollarla sisteme müdahale etmek istediklerinde var güçleriyle haykırdılar:

-Bu demokrasiye sığmaz!

Haklıydılar.

Şimdi askerler olması gerektikleri yere çekildiler. Genelkurmay başkanı “sert” konuşmalar yapmıyor. Dolayısıyla iktidar partisinin de sistemle ilgili bir yönetim sorunu kalmadı.

Sorunlar artık bizzat iktidardakiler tarafından yaratılıyor.

Başbakan bu konuda alabildiğine özgür! Rize’de çıktı ve konuştu:

-Kadınlara ve erkeklere ayrı olimpik yüzme havuzları yapacağız!

Acaba neden hep erkeklerle kadınların bir arada olmalarından hep “kötü şeyler” çıkacakmış hissine kapılıp, bunu karşı önlem alma yoluna gidiyorlar?

Bu bir problem tabii…

Ancak bu doğrudan Türkiye’de demokrasinin havuz problemi ve iktidar partisinin yapısından kaynaklanıyor!