KAZOVA İŞÇİSİ VE PATRONSUZ ÜRETİM

Bu ülkenin işçisinin, emekçisinin öyküsü hep hazindir… Alabildiğine sömürüye açıktır.

Güvencesiz, ağır ve uzun çalışma koşullarında geçer yaşamlar. Buna karşın işlerini kaybetme korkusuyla susar çoğu. Sessizce önlerine konan işi yaparlar. Patronun iki dudağı arasındadır çünkü gelecekleri… Gün gelir, patronun işleri bozulur. Ve çoğu zaman bedeli ilk ödeyen işçi olur. Maaşların ödenmesi aksar önce, ardından ücretsiz izin. Bu da çare olmadı ise kapının önü gösterilir. Hak arama süreci ancak son aşamada artık kaybedecek bir şey kalmayınca başlar. Orada da fireler zaten baştan verilir. Emekliliği yaklaşan, başka iş bulabilen çeker gider. Bir avuç insan fabrika önünde başlar direnişe. Başlar başlamasına da bu kez sesini duyuramaz. Malum medya her zamanki gibi 3 maymunu oynamaktadır. 
Ancak ilk kez malum öykü boyut değiştirdi. 8 aydır hakları için mücadele eden Kazova Triko’nun çalışanları önce fabrika binasını işgal ettiler ardından geçen hafta üretime başladılar… Şimdi ise harıl harıl kooperatifleşme hazırlıkları sürüyor. Patronlar Ümit Somuncu ve oğlu Mustafa Umut Somuncu fabrikanın çoğunu bir gecede boşaltarak kayıplara karışmış, 94 işçiye tazminatları ve maaşları verilmemişti. 
Direnen işçilerin sözcüsü Bülent Ünal ile dün telefonda konuşurken arkadan dokuma makinesinin sesi geliyordu. Ünal, “28 arkadaş ile eyleme başladık. Çadır direnişine geçtiğimizde 12-13 kişi kalmıştık. Şimdi aynı ekip üretime başladık. Bozuk olan motoru tamir ettik, öncelikle depodaki hammaddeleri kullanıyoruz, kadın tişörtü üretiyoruz. Şimdilik sadece tek bir makine ile çalışıyoruz.

Diğerlerini de tamir etmeye uğraşıyoruz. Park forumlarında başladık satışlara, oradaki arkadaşlar hep bize destek oldular. Ardından amacımız kooperatif kurmak. dünyadaki örnekleri inceliyoruz” diye anlatırken Baha Kuban’ın geçen yıl Cumhuriyet Bilim Teknik’te “Ekonomik Demokrasi Arayışında Sıra Dışı Denemeler” yazısında Mondragon Kooperatifleri örneğini hatırladım. Her çalışanın ortak olduğu, ömür boyu istihdam garantisi, tüm kayıt ve raporlara eksiksiz erişim, tüm kararlarda eşit ve tek oy, yıllık kârdan eşit pay, sağlık ve emeklilik hakları, yanına bir de ekip biçebileceği küçük bir toprak parçası veren bir kooperatif. 
İspanya’nın Bask bölgesinde Mondragon isimli kasabada 1956 yılında küçük bir soba üretim atölyesi ve 24 işçinin katılımı ile başlar süreç. 2 yıl sonra sayı 158’e yükselir. 1959’a önce kendi bankası olan Caja Laboral Popular’ı sonra da 1969’da hükümetin kooperatifleri sağlık sigortası kapsamı dışında bırakması ile kendi sağlık sigortası kooperatifi Lagun Aro’yu kurarlar. 1982’ye gelindiğinde ise, Mondragon, 20.000 çalışan-ortak, 85 sınai, 6 tarımsal, 3 hizmet kooperatifi, 45 kooperatif teknik okulu, bir banka, bir araştırma merkezi, bir politeknik, 14 yapı kooperatifinden oluşmaktadır. Günümüzde ise Mondragon Kooperatifleri’ne bağlı şirketlerde 85 bin işçi çalışıyor. Yıl sonunda elde edilen kârın yüzde 45’i ARGE, yeni iş yaratma ve ilgili yatırım rezervleri olarak saklanırken, yüzde 45’i de işçi-üyelerin hesaplarına dağıtılıyor. Yüzde 10 oranında bir fon ise Mondragon’un idare ettiği sağlık, eğitim, konut ve diğer toplumsal faydaya ayrılıyor.
Mondragon Kooperatifi gerçekten de incelenmesi gereken bir model. Dünyada benzer örnekleri de var. Örneğin Birgün gazetesinin geçen gün gündeme getirdiği Meksika’da lastik fabrikasını işgal eden işçilerin oluşturdukları ve bugün uluslararası bir güç haline gelen Tradoc Kooperatifi. 


Fabrika işgali ve patronsuz üretim Türkiye’nin tarihinde pek sıklıkla görülen bir olay değil. Ancak neden bir başlangıç olmasın?