YENİ ADLİ YIL BAŞLARKEN

7.Yüzyıla ait bir Çin şiirinde adalet şöyle tanımlanır:

Davacı zengin, davalı yoksulsa
zenginden yana işler yasa.
Davacı yoksul, davalı zenginse
davalıda kalır nizalı arsa.
Davacı da davalı da zenginse davada,
özür diler çekilir aradan kadı.
Davacı da davalı da yoksulsa bak,
sadece o zaman yerini bulur hak.

İnsanların, günümüz Türkiye’sinde de benzer duygular taşıdığından kuşku yok.

Oysa haksızlıklar karşısında adaletli bir sonucun elde edileceğine olan inanç, hem devlete olan güveni ve toplumsal barışı sağlar, hem insanları endişelerinden uzaklaştırıp mutlu kılar. Bunun içindir ki, özgürlük ve eşitlik temelinde yükselen toplumsal bir düzenin kurulması ve sosyal adaletin sağlanması en önemli devlet görevi olarak kabul edilir.

Türkiye anayasal bir hukuk devletidir. Bu nedenle, yurttaşlara anayasa ile tanınmış hak ve özgürlüklerin korunması ve yerine getirilmesi devlet organları bakımından bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, Anayasanın 36 ve 40.

Maddeleriyle güvence altına alınmıştır. Hak ve özgürlüklerin kullanılabilmesi için ayrıca talep edilmeleri gerekmez.

Devlet, hakların kullanımına ilişkin ortamı hazırlamakla yükümlüdür.

Yargı sistemi ve yargılama mekanizması bunun için kurulmuştur.

Yurttaşlar bakımından, adaletli bir düzenin sürdürüleceği yönündeki güvencenin ön koşulu, hak arama olanaklarının, dolayısıyla yargı yerlerinin varlığı ve işler durumda olmasıdır.

Kuşkusuz, adaletin sağlanması için yargı sisteminin varlığı yeterli değildir. Bütün olarak yargı sisteminin, özellikle de mahkemelerin bağımsız ve tarafsız nitelikte ve adil yargılama yapabilecek, hakkaniyet üretecek yetenekte olması da gerekir.

Bu gereksinim yargılamanın, diyalektik bir süreç olarak kurgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu süreçte, yargılama ögelerinin (sav, savunma ve karar üçlüsünün) birbirine karşı özerk bir yapıda, ama aynı zamanda denge ve uyum içerisinde bulunması, taraflara iddialarını ispat bakımından eşit olanaklar sağlanması ve sistemin kamuya güven vermesi zorunludur.

2013/2014 yargı yılı başlarken, yukarıda değinilen teorik düzlemin günlük yaşama yansıyan görüntüsü şöyledir:

Siyasal iktidarın etkisinde, hatta denetiminde, araçsallaşarak bağımsızlığını yitirmiş bir yargı örgütü,

Kendi gölgelerinden ürker hale gelmiş, memurlaşmış yargıçlar,

Yargıtay başkanının 24 sayfalık adli yıl açış konuşmasında bir sözcük olarak dahi yer bulamayan, yok sayılan, etkisizleştirilmiş avukatlar ve barolar,

Torba, torba çıkan yasalar.

Destan yazan polis…

Üstelik Yargıyı var eden, hemen hiç bir değer ortada gözükmüyor.

Yurttaşlar yargıya, mahkemelere güven duymuyor.

Hak yerini bulmuyor.

“Hukukun üstünlüğü”, anayasada, mahzun ve kimsesiz iki sözcük olarak öylece orada duruyor.

Yine de, “iyi ki avukatlar var, iyi ki barolar var“, diyoruz.

Hukuk adına ve umutla…