YOK DEVENİN BAŞI

Galatasaray Lisesi son sınıfında Fransızca ve kompozisyon hocamız bize okurken de, yazarken de düşünmeyi öğretmeye çalışırdı. Bunlardan nasibi olmayan, hocadan da bir türlü geçerli not alamayan bir arkadaşımız bir gün hocaya dedi ki:

-Bunca yıl öğrenemediğimiz Fransızcayı bir yılda mı öğreneceğiz?

Yanıtı Tompso’nun şaşkınlığını bütünüyle yansıtıyordu:

-Benim size öğrettiğimi öğrenemezseniz hangi dili konuşacaksınız ki?

Gerçekten, hoca bize düşünmeyi ve anlamaya çalışmayı öğretiyordu. Fransızca araçtı.

Laik eğitimin amacı da zaten, bir sürü gerekli gereksiz bilgiyle donanmak değil, düşünmeyi öğrenmek ve sorgulamaktır.

Burada çağdaş,eğitimden söz ediyoruz. Yoksa bir zamanlar eğitim, dogmaların tartışılmadan ezberlenmesi ve mutlak itaat esasına dayanıyordu.

Ya fikri hür vicdanı hür irfanı hür kuşakları, ya da doğmaları ezberleyen, biatı şiar edinen kuşakları amaçlayacaksınız.

Birinci eğitim düzeninde felsefe önemli yer tutarken ikincisinde felsefeye yer yoktur.

Felsefe tartışmalarında mesele bu kadar basit!

***

Düşünce yaşamına dogmaların hakim olduğu toplumların siyasal yaşamlarına da, boş kalıplardan oluşan sloganlar, hezeyanlar egemendir.

Hep, düşünmeden kabul ettiğimiz kimi sloganlar ve deyimleri çağdaş bir ülkenin diline çevirerek ifade etmeye kalksak ne kadar komik olacağını düşünmüşümdür.

Örneğin “aşırı uçlar”ı bir İngilizceye çevirin bakalım, sonuç ne olacak?

Ya da “zararlı cereyanlar” veya “kökü dışarıda cereyanlar”ı çevirmeye İngilizce ifade etmeye çalışın ve bakın bakalım, acaba kimse bir şey anlayacak mı?

Toplumumuzdaki “cadı avı” çılgınlığında da, durum aynı…

Son günlerde 28 şubatın, iş alemindeki, basındaki sivil uzantısı olduğu iddiasıyla bazı kişilerin de “yargı önüne çıkarılması!” na hazırlanılıyor.

Sorgulayıcı, bilimsel düşünce sahibi Emre Kongar’ın aklı bu olayı bir türlü almıyor.

Emre Kongar dün, 28 şubatta neler olduğunu anlattıktan sonra, şu yargıya varıyordu:

“Ve 28 şubat bunalımı Meclis içinde parlamanter demokrasi kuralları çerçevesinde aşılır.”

Sonra da devam ediyordu:

“Meclis’te çözülmüş, bir siyasi olayı, adli mahkemelere taşımak ve ceza davası açmak, sadece adalet ve demokrasi açısından değil, gelecekte Meclis’in siyasi tasarruflarının adli mahkemelerde ceza davalarına konu edilmesine örnek olması bakımından da çok sakıncalıdır”.

***

Ama ülkemizdeki tüm abes rekorlarını kırmakta kararlı olan AKP döneminde, bütün bunları aşıp da “yok artık devenin başı!” dedirtecek bir olay var ki, şimdiye kadar olanların hepsini gölgede bırakıyor.

AB Bakanı Egemen Bağış Habertürk ekranında yayınlanan Balçiçek İlter’in “Söz Sende” programına katılıyor ve bir yerde Balçiçek hanımla aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:

E.B. – Suriye’de 2 yılda 100 bin kişi öldü. Gıkı çıkmayan uluslararası medya Taksim’deki basit bir gösteri için 8 saat aralıksız yayın yaptı.

B.İ,- Basit demeyelim isterseniz insanlar hayatlarını kaybetti.

E.B. – Suriye’de 100 bin kişinin hayatını kaybettiği olayla kıyaslarsanız devede kulak.

T.C.nin bakanı Egemen Bağış’ın bu sözleri üzerine ne diyelim?

Kendisine Suriye yurttaşlarının esenlik ve can güvenliğinden sorumlu olmadığını, ama T.C. Yurttaşlarının esenlik ve can güvenliğinin kendi sorumluluğunda olduğunu ayıp ettiğini mi hatırlatalım?

Taksim’deki gösterilerin barışçı gösteriler olduğunu ve polislerin akıl almaz, vahşetle bu göstericiler üzerine saldırarak, öldürmelerinden kendisinin de sorumlu olduğunu, “ama Esad daha büyük katil onun öldürdüklerinin yanında bizimkiler devede kulak kalır” demenin, mantık, edep, haya dışı olduğunu mu anımsatsak?

Kafa bu olursa ne söylesek anlamsız kaçıyor, geriye bir tek yanıt kalıyor:

-Yok devenin başı!