SUSTURULMUŞ VE BASTIRILMIŞ

Demokrasi paketi ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Gezi Parkı eylemlerine destek vermekle suçladığı Koç Grubu’na yönelik 200 kişilik müfettiş ordusuyla başlattığı Maliye baskınını yanyana koyup bir düşünün. Ya da yine aynı paketin içeriği ile AKP iktidarına yönelik tüm eleştirilerin bir şekilde cezalandırıldığını…

İş dünyasının nasıl tepki verdiğine baktım demokrasi paketi açıklandıktan hemen sonra. Önemli bir ölçüt bana göre. Çünkü bir ülkenin kalkınmasında birbiri ile parallel gitmesi gereken iki önemli ayak: ‘demokratik gelişmişlik ile ekonomik büyüme’. Bu yüzden iş dünyasının paketin içeriğini alkışlama kadar; eleştirme, eksik noktaları gündeme getirme sorumluluğu da bulunuyor. Ancak tahmin edeceğiniz gibi ‘tık’ yok.

Zira artık iyi biliyorlar: AKP’ye dokunan yanıyor. Geçtiğimiz yıllarda Erdoğan TÜSİAD üyelerine seslenirken “Taraf olmayan bertaraf olur” diyerek kendinden olmayan tüm güç unsurları için “bertaraf” hareketini başlatmıştı zaten.

Bu işin bir yönü. Benim bugün vurgulamak istediğim husus ise Türkiye’nin bu ve benzer uygulamalardan, orta ve uzun vadede nasıl zarar göreceği. Sadece Türkiye’nin değil küresel arenanın da önemli oyuncularından biri olan Koç Grubu, gıdadan elektrikli ev aletlerine, otomotiv sektörlerinden enerji şirketleri kadar yüzlerce alanda faaliyet gösteriyor. Şirketlerde toplan 81 bin kişi çalışıyor. Hükümet ise bu gücü destekleyeceğine, uluslararası devler liginde daha ön sıralara çıkması için önünü açacağına “en doğal demokratik hakkı olan” eleştiri hakkını kullandığı, “Gezi sürecini desteklediği” için batırmaya, zayıflatmaya, kendince ders vererek cezalandırmaya çalışıyor.

Devlet destekli dünya devleri

Önümde geçen haftanın The Economist Dergisi duruyor. Dergi 2009 krizi ile birlikte dünyanın en büyük 10 şirketi sıralamasında sadece 3 Amerikan şirketinin (Exxon Mobil, Microsoft ve Walmart) yer aldığını, bugün ise Amerikan şirketlerinin yeniden atağa kalktığını ve en büyük ilk 10 şirket içinde 9’unun Amerikan şirketi olduğunu yazıyor. 2009 sıralamasına bakıyorum. Listede başı gelişmekte olan ekonomilerin devlet destekli dev şirketleri çekiyordu: PetroChina, China Mobile, yine bir Çin bankası olan ICBC, Brezilya’nın enerji devi PetroBras vb.. O yıllarda yine aynı derginin “Devlet Kapitalizmi” başlığı ile nasıl gelişmekte olan ülkelerin hem devlet kontrolündeki şirketlerini hem de özel sektörünü büyük teşvikler vererek, yasal düzenlemeler yaparak nasıl güçlendirdiğini uzun uzun anlattığını anımsıyorum.

ABD’de başlayıp batı ekonomilerini derinden sarsan 2009 krizi sonrasında Amerikan hükümeti de, güç kaybı yaşayan şirketlerinin önünü açmak için kaynaklarını inanılmaz ölçüde seferber etti. Aleni değil belki ama üstü kapalı destekler, teşvikler verdi. Yoksa bugün listenin ilk 10’una yerleşmeleri başka türlü açıklanamaz.

Türkiye’de ise 11 yıllık AKP iktidarı enerjisini büyük bölümünü hem muhalif sesleri bastırmaya harcadı hem de ekonomik büyümesini ağırlıklı olarak “inşaat ve tüketim” üzerine inşa etti. Aynı süreçte yeşil sermayeyi besler, yandaş ekonomisi oluştururken muhalif şirketleri zayıflatmaya çalıştı. Yerli üretime destek yerine ithalatı özendiren uygulamaları tercih etti.

Küçük bir örnek: Seçimler yaklaştıkça AKP’nin icraatlarını allayıp pullaması da afişlerde, göz alıcı panolarda yerlerini alıyor. Bunlardan biri de peşpeşe hizmete girecek metro hatları. Şimdiden 2019 yılının reklamları yapılıyor.

Bir küçük hesap yaptım. 2010-2025 yılları arasında Türkiye’nin raylı sistem araçları ihtiyacı şöyle:

  • 2010-2015: 1700 araç
  • 2015-2020: 1850 araç
  • 2020-2025: 1950 araç

Toplam: 5500 araç.

Son 10 yılda tramvay-metro araçları alımında ortalama bir araç setinin maliyeti 3 milyon dolar. Taksim-Hacıosman arasındaki metro araçlarına baktım. Çoğu Güney Koreli Hyundai firmasının. G. Kore 1950 savaşından yerli bir olarak çıkmış bir ülkeydi. 60 yılda en az 5 dünya devi marka yarattı. Türkiye ne yaptı?

Raylı sistemleri Türkiye’de rahatlıkla yapabiliyor. Bunu gördük. Hatta yerli firmalar 3 milyon dolarlık araç setini 1 milyon dolarak üretebildiler. Kendine yetebileceği gibi bölge ülkelerinde ihtiyaçlarına yanıt verebilecek şekilde sektör desteklenebilirdi. Yapılmadı. Zamanında yapılmadı, ancak bir iki sene önce başlandı.

Biliyorsunuz geçen hafta açıklandı, Türkiye uzun menzilli füze sistemlerini Çin’den alacak. Dostumuz Ali Akurgal bir küçük not yolladı: “Yetenek açısından bir eksiğimiz olduğunu düşünmüyorum. Geçen hafta ikincisi “Büyükada” adıyla donanmaya teslim edilen MİLGEM’in hem savaş yönetim sistemi, hem de torpido atış kontrol sistemi tümüyle yerli” diyerek şu bilgiyi aktardı: “ TÜBİTAK UME’de günde 10 litre füze yakıtı üretebilir duruma gelindi, hatta 100 litreye çıkartacak yatırıma da başlandı. Savunma sanayii, birçok teknolojinin ilk olarak ortaya çıktığı sonradan sivil kullanıma aktarıldığı yer. İnternet, ePosta hattâ tavanızın dibindeki teflon, hep savunma sanayinden sivile aktarılmış teknolojiler…”

Tüm bunları anlattıktan sonra başka söze gerek yok sanırım…