BOĞAZ MANZARALI HASTANE

Artık yazı da yazmaya başladı diye sevinmiştik.

Bir faranjit muayenesi için gittiğimiz, Alman Hastahenesi’nde, iki eski dost Coşkun Özdemir ve Zehra Ekinci’yi görünce, haberim oldu, Oktay Ekinci’nin beyin kanaması geçirdiğinden.

O sırada, beyin kanaması geçirmekte olduğunu sanıyorduk; pazar günü köşesinde Hastanenin Boğaz Manzarası”başlıklı yazısını okuyunca geçirdiğine kani olduk.

Salı günü, gazeteden aradılar. Oktay Ekinci, beyin kanamasını geçirip, atlatamamıştı.

Hastanede eşi Zehra Ekinci anlattı, gazeteden oraya getirildikten kısa bir süre sonra “yazılarımı yazacağım” diye tutturmuştu. Nitekim yazdı da, ölümünün ertesi gününde de gazeteye ulaştırdığı son yazısı yayınlandı.

Ağaçlar ayakta ölürdü. O da öyle öldü.

“Hastanenin Boğaz Manzarası” veda ve vasiyet yazısı şöyle başlıyordu:

“Yatağımın ayakucundaki pencereden odaya dolan güneş gözümü kamaştırırken, Alman Hastanesi Nöroloji Kliniği’nin güler yüzlü şefi Uz. Dr.Melahat Değirmenci Eser dedi ki:’Dün sizi yoğun bakımdan buraya , Hastanenin en güzel Boğaziçi manzaralı odasına aldık’

‘Sağolun’ dedim o güven dolu gözlere bakarak ve ekledim:

-Biliyor musunuz, bu manzaranın bozulmaması için ben bir ömür emek verdim.”

Çok az kişi, bu kadar veciz bir biçimde ömrünü özetleyebilmiştir.

Gerçekten de kentimizi, güzelliğini, manzarasını korumak için bir ömür vermiş adamdı Oktay Ekinci.

***

Oktay Ekinci, sonradan veda yazısı haline gelen yazısını hastanenin manzarasını koruma çabasını sürdüreceği sözünü vererek noktalıyordu.

Mimardı.

Şehircilik biliminin gösterdiği yoldan yürümeye çalıştı.

Daha Akademi’deyken öğrenci derneği yöneticisi oldu.

Öğrendiğini yaşama geçirmesinin önündeki engelleri kaldırmak için Mimarlar Odası’nda yönetici oldu.

Sonra aynı gerekçelerle Cumhuriyet’te yazmaya başladı.

Kısacası mimarlığının kendisine emrettiği zorunlulukları yerine getirmek için gazeteci oldu, tıpkı bilim adamlığının gereğini yerine getirmek için siyasete atılan Erdal İnönü gibi.

Oktay Ekinci’yi gazeteciliğe zorlayan mimarlığıydı.Ama sonra gazetecinin hası oldu.

Artık ya gazeteci mimar, ya da mimar gazeteci olarak tanımlanabilir olmuştu.

Muğla’da İlhan Selçuk’a komşu olan evinde ince mimari gustosunu görmüştüm. Ama o mimarlığını bizim için, bu kente ve ülkeye sahip çıkarak, yağmasına talanına karşı koyarken canınını dişine takarak sürdürdü.

Eğer elimizde bir nebze bir şeycikler kaldıysa hala İstanbul’dan, onları Oktay Ekinci ve onun gibilere borçluyuz.

***

Balıkesir doğumlu, Kars kökenli olan Oktay Ekinci bana, hep Onat Kutlar’ı hatırlatır ve belleğimin büyük İstanbulluları köşesinde onun yanında yer alır.

Onat da, İstanbullu değildi ama İstanbul’u İstanbul yapanlardan biriydi, Oktay Ekinci gibi…

Oktay Ekinci’nin İstanbul savaşımı daha kentin yozlaşması ve yağmasının bugünkü boyutlarına varmadığı yıllarda başlar ve İstanbul rantının, Cumhuriyet’i , demokrasiyi, ülkeyi ve kentimizi yerle bir eden yağma düzeninin temel taşını oluşturduğu bugünlere kadar uzanır.

Mimar Gazeteci Oktay Ekinci düzenin özüne parmak basıyor, yağmanın tekerinin böğrüne çomak sokuyordu.

Bu yüzdendir ki, nice saldırının hedefi haline gelmişti.

Çıkar çevrelerinin gazetecileri , Boğaz’ı koruma çabaları yüzünden, onun için, resmiyle birlikte şöyle manşetler atıyorlardı:

“İşte Boğaziçi’ni mahveden adam!”

Doğaldı, itirafta bulunup, şu gerçeği yazacak halleri yoktu ya:

“İşte çıkar çevrelerinin kenti yağmalayanların karşısına çıkan adam!”

Oktay Ekinci’nin bu çabaları dediği gibi ömür boyu sürdü. O kadar ki, ölmeden üç gün önce söz veriyordu, manzaramızı koruma çabalarını sürdüreceğine.

Oktay Ekinci öldü.

Bugün toprağa vereceğiz.

Artık manzaramızı koruyamayacak,

“Kim koruyacak?” diye sormayalım. Artık iş başa düştü. Biraz da biz korumaya çalışalım.