İSTANBUL’DA BAYRAM

Sen misin İstanbul trafiğinden yakınan… Bayramın ilk günü İstanbul’da bindiğim taksinin sürücüsü kentin boşaldığından söz ediyor ve “Yolda selam verecek adam arıyoruz…” diyor.

Bu sözü duyunca gülümsedim… Sohbetine doyamadığım sürücüye, “normal” zamanda, yani İstanbul trafik cehenneminde kavrulduğumuzda, saatler boyu bir adım ilerleyemezken yolda selam verecek adam ya da selamını alacak adam bulup bulamadığını soracaktım ki vazgeçtim… Belki de vereceği yanıttan korktum…

Taksim altgeçit tıkanırken

Bayramın ilk günü… İstanbul trafiği taksi sürücüleri arasında en popüler konu. “Ne olacak bu memleketin hali” sorusu bile şimdilik ön planda değil…

Taksim Meydanı’nın üstü yüreğimi, kişiliğimi, kimliğimi, birikimimi yeterince paralıyor… O nedenle oraya henüz adım atamıyorum. Ama bayram öncesi Taksim Meydanı’nın altından geçecek oldum. Altgeçitlerden birini kendi arabamla geçmek gafletinde bulundum. Tanrım, imdaaaaaaaat! Trafiği rahatlatmak için tüm o yollar yeraltına alınmıştı değil mi! Müjde müjde! Daha şimdiden altgeçitlerde yığılma, birikme başladı! Ya bir süre sonra ne olacak siz tahmin edin! Yeraltındaki trafik sıkışıklığının, yer üstündekinden bin kat öldürücü olduğunu bilmek için klostrofobik olmak şart değil.

Kaldırın beton bariyerleri

Arife günü ve bayramın ilk günü İstanbul’da bindiğim taksilerin tüm sürücülerinin yetkililere iletmemi istedikleri bir nokta var: Elçilik görevimi yapıyorum:

Diyorlar ki, İstanbul trafiğini, özellikle köprüye giden arterleri rahatlamak, o yollardaki tıkanıklığı yüzde 50 azaltmak istiyorlarsa köprüden önceki beton bariyerleri kaldırsınlar. Diyorlar ki: Gişeden geçiş hızını, beton sütunlarla yüzde 30’a düşürmektir bu yolları öldüren… Diyorlar ki: Tamam yavaşlatma nedeni geçişteki sayaçlardır… Ama bugün teknik öyle ilerledi ki tabela sistemiyle hiç yavaşlamadan da okutulur… Diyorlar ki, teknik öyle gelişti ki, bunu mu halledemeyecek?..

Kadınlar araba kullanmasın!

Bayramdan 3-4 gün önceydi. İstanbul’da korkunç bir trafik kâbusundan sıyrılmaya çalışıyorduk ki, bindiğim taksinin sürücüsü şöyle dedi:

“Bana bıraksalar bir günde hallederim İstanbul trafiğini”… Nasıl diye sorduğumda açıkladı:

“Kadınlara araba kullanmayı yasaklayacaksın! Yarı yarıya azalır trafik.”

Kahkahalarla gülmeye başladım. Şaka yaptığını sandım. Meğer şaka değilmiş. Uzun uzun bana Müslümanlıktan, Suudi Arabistan’daki uygulamalardan söz etmeye başlıyordu ki…

Teşekkürler, ben müsait bir yerde ineyim…

Ah yüreğim

Bayramın ilk günü. Cumhuriyet gazetesinde bu sayfalarda Mine Söğüt’ün “Kurban Psikolojisi” başlıklı muhteşem yazısını okuyorum. (Hangi yazısı muhteşem değil ki! Onun sayesinde her salı gününü iple çekiyorum!) O yazıyı okuyorum ve “kurban” kavramına ilişkin hiçbir şey söylememe kararı alıyorum. Çünkü söyleneceğin özünü yazmış!
Bugün, şimdi, bayramın 2. günü… İstanbul’a 3 saat mesafede bir ormanın içindeyim. Çocuklar ve tüm torunlarımla… Gazete yok, televizyon yok, radyo açmıyoruz. Cep telefonlarını bir sandığa kapadık. Dilimde Yahya Kemal’den iki dize:

“Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları / Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharı./ Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa… / Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…”

Tam bu yazıyı yollamak için internete bağlandım ki o haberi gördüm… “Oktay Ekinci…” Ah yüreğim!