ÖLÜMÜ KABULLENMEK

Bu yazı , kardeşim, arkadaşım, düşündaşım, kaygıdaşım, omuzdaşım.,gazetede masa komşum Oktay Ekinci için olacak.

Oktay Ekinci öldü.

Bu üç sözcüğü yan yana getirmek ne anlama geliyor?

Daha dün, önceki gün, geçen hafta, geçen ay, görüştüğümüz, konuştuğumuz, birlikte yemek yediğimiz, gazeteye her gelişimde komşu masada çalışmalarına gömülmüş olarak gördüğüm sevgili arkadaşımız artık yok mu?

“Öldü” sözcüğü ne anlama geliyor?

Bir yaşam bir dostluk, bir insan, tek bir sözcüğe sığar mı?

Öldü demekle gerçekten ölmüş mü olacak?

Bu üzüntüyü, bu kederi, herkesin yaşadığını, ölüm olgusunun ve kavramının insanlığı en başından beri uğraştırdığını biliyorum elbette.

Yine de gerçekle kavram arasındaki gelgitlerle uğraşmayı sürdüreceğiz.

Algılamakta güçlük çektiğimiz ölüm olgusunu kavramlara dönüştürerek aşmaya çalışacağız…

***

Bununla ne demek istediğimi biraz daha açmaya, kendim için de daha çok aydınlatmaya çalışayım…

Ölüm, tıpkı yaşam gibi, bir gerçeklik.

Ama onu kabullenmek, yaşamı kabullenmek gibi bir şey değil.

Yaşam zaten kendiliğinden, doğal olarak yaşanmakta olan bir süreç…

Ama ölümün gerçekliği farklı.

Aklıma Lev Tolstoy’un ilk yapıtlarından “Çocukluk”taki anne ölümünün betimi geliyor.

Ölü annenin yüzüne ısrarla bakmakta olan çocuğun zihninden ve ruhundan geçenler…

O algılama güçlüğü ve karmaşası…

Sonunda ölüm gerçeğini neredeyse fiziksel bir dönüşümle içselleştiriyor…

Bu, kabullenmekten farklı bir şey….

Genelde yapılan ise ölümün bir gerçeklik olarak kabul edilmesi ve kişilik ya da inançlar doğrultusunda sözcüklere dönüştürülerek üzerinde artık düşünülmekten vazgeçilmesidir……

Buna karşılık,ölümü içselleştirmek ve böylece aşmak olası mıdır?

Bir başka dünyaya ve oradaki ölümsüzlüğe inanmaksızın, ya da yaşanmakta olan dünyaya ilişkin bir kavramsallaştırma(görev duygusu, özveri, sorumluluk vb.) yapılmaksızın, ölüm gerçeğinin korku ya da tedirginliği aşılabilir mi?

Bu sorgulamayı benzer sorularla sürdürebiliriz…

***

Oktay Ekinci için bir duygu yazısı yazmak benim için güç değil.

Mükemmel bir piyanist olduğunu en yakınları dışında kaç kişi biliyor?

Esinleyicisi ve toparlayıcısı olduğu Salı toplantılarımızdan birini Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş ana yerleşkesinin pencereleri Boğaz’a bakan geniş salonlu restoranında yaptığımız bir akşam, oturmakta olduğumuz masanın gerilerindeki piyanonun tuşlarından yükselen ezgilere başımı çevirdiğimde, piyano çalmakta olanın bir ara nasılsa kalkıp oraya giden Oktay Ekinci olduğunu görüp şaşkınlığa uğramıştım…

O gece Azeri ezgileri de çaldı ve birlikte söyledik…

Piyano öğrenimine çocukluk yıllarında başlamış…

Bu harika becerisini mutlaka sürdürmesi gerektiğini söylediğimde, dervişçe ve bilgece gülümseyişiyle “haklısın” demişti ama, çalışmalarından bunu yapmaya vakit bulamayacağını ikimiz de biliyorduk…

Ben onun kadar yaşamının neredeyse bütün dakikalarını ülkesinin sorunlarıyla boğuşmaya, uyarılar yapıp çözümler üretmeye adamış çok az insan tanıdım…

***

Oktay Ekinci’nin öldüğünü, ama düşüncelerinin, ürünlerinin yaşamayı sürdüreceğini söylemek, doğru ama yine de ölüm olgusunu çabuk kabullenmektir…

Bu haksız, zamansız, anlamsız, apansız ölümü kabullenemiyorum.

Oktay kardeşim, düşüncelerinin ve ürünlerinin yanı sıra, tıpkı yitirdiğim başka yakınlarım ve sevdiklerim gibi,mimikleriyle, hareketleriyle, gülmesiyle,bilgece suskunluğu ve yeri geldiğinde fıkralar ve mesellerle taşı gediğe koymasıyla, derin düşünceler içinde ve sigarasını tüttürmekten de geri kalmayarak bir yazı üzerinde çalışırkenki görünümüyle,elimle dokunurcasına olanca canlılığıyla, zihnimde ve yüreğimde yaşamayı sürdürsün istiyorum ve öyle de olacak…

Bu ölümü kabullenemiyorum…