KESİK UCUN ESRARI

Geçen Ekim ayının ilk günü, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi AKPM’nin üye ülkelere yönelik bir tavsiye kararı, olanaksızı başardı. Müslümanlarla Yahudiler, ilk kez aynı fikirde uzlaşıp aynı safta buluşarak, karara aynı şiddet ve hiddetle karşı çıktılar.

Bırakın Avrupa’daki Müslüman ve Yahudi cemaatlerinin hiç alışılmadık güç birlikteliğini, İsrail ile Arap ülkelerini bile « aynı yoldan geçmişiz biz » makamında eşleştiren böyle bir karar neydi, neye dair olabilirdi, sizce ?

Elbette sünnet konusunda ve erkek organına dair…

AKPM’nin aralarında Türkiye’nin de bulunduğu üye ülkeler açısından « şimdilik » bağlayıcı olmayan karar metni, özetle şöyle :

« Meclis, Avrupa Konseyine üye ülkeleri, günümüzün dini cemaatlerinde oğlan çocuklara yaygın biçimde ve tıbbi anlamda gerekli olmadan yapılan sünnet gibi uygulamaların geçerlilik koşullarını açıkça belirlemeye ; ve benzer müdahalelerin çocuğun fikrini belirtecek yaşa gelmeden yapılmaması için gerekli hukuki önlemleri almaya davet eder. »

***

« Çocukların fiziki bütünlük hakkı » çerçevesinde alınan karar, AKPM’de 13 ret ve 15 çekimsere karşı, 78 kabul oyuyla resmileşmiş. Tam kapsamlı metinde, Avrupa’da kız çocuklarına uygulanan sünnetin, cinsiyeti belirsiz çocuklara cerrahi müdahale ya da erken yaşta yapılan estetik ameliyat, hatta dövme ve « piercing » (deldirme) gibi uygulamaların da yasaklanması da isteniyor.

Kısa erimde hiç bir yaptırım gücü olmayan kararın, tabii ki fikir babası yok, fikir anası var : Alman sosyal demokrat parlamenter, Marlene Rupprecht.

İslami ve Musevi cemaat liderleri, kız çocukların sünnet edilmemesi gerektiğinde hemfikir. Fakat oğlanların sünnetini « tıbbi zorunluluk » ve « bireysel karar yaşı» koşuluna bağlamaya şiddetle karşı çıkıyorlar. Gerekçeleri, belli : Sünnet, binlerce yıllık din geleneğidir, ama sağlığa yararı da bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Kuşkusuz haklılar.

Ne var ki, AKPM kararını salt bu gerekçelerle değil, ırk ayrımcılığı yapmakla da suçluyorlar. Zaten İsrail Dış İşleri Bakanı bu noktada işe karıştı ve AKPM’ni, « Avrupa’da ırkçı ve kinci eğilimleri arttıran » kararını geri almasını talep etti.

***

Kabul edilen metnin raportörü ve fikir anası Marlene Rupprecht ise, aynı fikirde değil. Biricik amacın, çocukların fiziki bütünlüğüne yönelik her tür tacizi engellemek olduğunu savunuyor. Rupprecht’e göre üye ülkelerin yapması gereken, kız sünnetini resmen yasaklamak ve oğlan sünneti için de çocuğun bizzat karar vereceği yaşa gelmesini beklemek.

Kuşkusuz o da haklı.

Yani herkes belli bir açıdan haklı ama, doğru kim, tartışılmaz doğru nerede ?

Çocuğu, dinsel ve kültürel anlamda içine doğduğu topluluğun bir parçası gibi görenlerin doğrusu ; elbette geleneğe uymak gereği. Dolayısıyla zorunlu sünnet.

Çocuğu, dinsel ve kültürel anlamda içine doğduğu topluluktan bağımsız bir birey olarak düşünenlerin doğrusu ; elbette özgür iradeyle ret ya da kabul hakkı. Dolayısıyla erişkin yaşta, kişisel isteme bağlı sünnet.

***

Sünnetin ne kadar erken yaşta yapılırsa travmasının o kadar kolay atlatılıp ama geri dönüşü olmadığı ; özgür iradeye bağlanırsa da yaş ilerledikçe zorlaştığı düşünülürse, gerçekten iki ucu cıs bir değnekten söz ediyor olabiliriz.

Ama sünnete dair böylesi sorgulamalar bizimki gibi %99,9 Müslüman toplumları hem ilgilendirmez, hem de yorar!
Zaten benim ilgimi çeken de bizzat sünnet eylemi değil. Sünnetli toplumların niçin bireyi kollektif uyuma zorlarken, sünnetsiz toplumların aynı bireyi neden illaki “özgür irade”ye bağladığını anlamaya çalışıyorum.

Sonracığıma, kadınların saçı, başı ve sosyal alanda işgal ettikleri yerin, sünnet geleneğini benimseyen toplumlarda hala sorun oluştururken ; sünnetsiz toplumlarda giderek daha çok özgürlük ve eşitlik hakkı edinebildiğini farkettim.
Ve bu farkındalık, ister istemez bir soruya dönüşüyor: Acaba sünnet mi daha baskın bir erkek egemenliği yaratıyor?

Erkeklik gücü, kadınları güç sahibinin sultasında tutabilmek için özenle uydurulan bir masaldır.
HENRİ BARTE

«G» NOKTASI

Deyeceksiniz ki Yahudiler de sünnet geleneğini izliyor, ama erkek egemen toplum sayılmaz.

Unutmayalım ki İslamiyet’te haram olan ne varsa, önce Yahudilik’te var ve “kascher” ile “helal” arasında da hemen hiç fark yoktur.

Kadın saçını ilk yasaklayan ve evlenen kadına saçını kazıtıp ya peruka ya da başörtüsü takmasını şart koşan da “Hassidik” diye anılan Ortodoks Yahudilerdir. Bu çevreler de zaten erkek egemen cemaatler.

Simone de Beauvoir, İkinci Cins başlıklı kitabında, annelerin oğlan çocukların cinsel organlarından bağımsız bir alter ego (ikinci benlik) ; « ait olduğu kişiden daha becerikli, daha kurnaz, daha zeki bir minik adam, » diye söz ettiğini yazar.

Eğer doğruysa, kadınların sosyal alandaki kaderini, sünnetli ya da sünnetsiz « minik adamları » yaratan annelerin ördüğünü söyleyebiliriz.