EN GÜZEL ATATÜRK YAZISI

10 Kasım’da, 74.yaşımın son gününü tamamlıyorum.

Uzun yıllar 10 kasımlar hep biteviye geçti.

İlk okulda 10 kasım kara perde üzerine yansıtılmış sarı spot ışığı, albayrak yanında kasımpatları, hamasi şiirler, içeriği anlaşılmayan gözyaşları, söylevler, söylevler…

Siyah başlıklı gazeteler, ulusal yas gününe özel yayınlar. Eğlenmek, içmek yasak.

Radyolarda nedense mateme uygun görülmüş , senfoniler.

Azı düşündürücü, güzel, çoğu akla ziyan yazılar…

Kimi imalı saldırılar, kimi can sıkan, cahil övgüler,kimi anlamsız tümceler…

Yıllarca böyle geçti 10 kasımlar.

Taa ki, bir gün Yiğit Okur’un 1996 da Paris’te yazdığı bir yazıyı, bana göre, Atatürk’ü anmak için yazılmış en iyi yazıyı okuyana kadar. Şimdi Onu seninle paylaşıyorum.

Bir de ricam var : Bu yazıyı, kes sakla! Arada , çok sık değil, yılda bir kez “10 kasım”larda çıkarır okursun. Hem belki o vesileyle, Mustafa Kemal’in yanı sıra, Yiğit Okur’u, belki de, bilinmez ki, beni de hatırlarsın.

Şimdi söz aziz dostum, değerli yazar Yiğit Okur’un:

***

“1881, Madeleine Meydanı’nda Bir Güz Öğlesi

Sağımda Madeleine Kilisesi , karşımda Cerruti Mağazası, önümde sıska bir akordeoncu, üstümüze eğilmiş güz çınarları. Boş bir kahve terasındayım. Sabahımsı duran , ıssız bir öğle saati. Üstü kapalı bir kamyondan, kamyon büyüklüğünde bir kristal ayna iniyor. Dört kişi taşıyor aynayı. Madeleine Kilisesi aynaya düşüyor, Cerruti Mağazası aynaya düşüyor, yapraklar aynada uçuşup üşüşüyor, akordeoncu aynada, sesler aynaya yansıyor. Aynada tanıdık bir yüz…Kimdi, kimdi bu? Bilinç ürpertiyle geliyor. Ayna aynadaki benle benim aramda duruyor. Dört kişi aynayı yandaki mağazaya sokuyor. Her şey yerli yerini buluyor. Güz çınarları toprağa dikey, güz yaprakları yerde, akordeoncu önümde. Şarkı sürüyor, sürükleniyor. Karşımda Cerruti Mağazası , taş yapı. Katları sayıyorum: bir, iki, üç, dört. Sıkılıyorum. Bir kez de yukarıdan aşağıya sayıyorum. Dört ,üç, iki, bir…Birinci katta pirinçten bir levha üstünde bir tarih 1881. Birden ilkokul çağına kadar uzanan bir çağırışım. Şöyle bellemiştik:”Selanik’te bir gümrük memurunun oğlu olarak 1881 de doğdu. Adını Mustafa koydular. Küçük Mustafa dayısının çiftliğinde kargaları kovalarken”Haa Demek ki, aynı tarihte dede Cerruti bu mağazada siyah saten giydirilmiş, silindir şapkalar, derin yırtmaçlı uzun jaketataylar, sapı gümüş boyu kısa jokey kamçıları, kenarları dantelalı Pantolon kemerleri satıyordu.

Hey gidi Cerutti..!

Hey gidi Mustafa..!

Hey gidi bizler..!

Bir güz sonu çınarlar altında Madeleine Meydanı’nda…”