SANATÇIYA GÖNÜL BORCU

Çalışma odamın duvarlarındaki fotoğraflardan, sadece anı değeri bakımından değil sanatsal bakımdan da en değerlisi, bir buçuk yaş küçük kardeşimle çocukluk fotoğrafımızdır.

Babamızın özenle büyüttürüp çerçevelettiği bu tablo değerindeki siyah beyaz fotoğrafa bakarken, yarım yüzyılın epeyce üstündeki ömrünü nasıl sararıp bozulmadan aşarak bugünlere gelebildiğini hayranlıkla düşünüyorum.

Herhalde çoktan yaşama veda etmiş olan bu fotoğraf sanatçısını yaşarken tanımak, elini öpmek isterdim.

Sanatçı sözcüğünü bilerek kullanıyorum.

Bu gün eski deyimiyle “harcı âlem”, yani emekle döneminden henüz çıkmış çocukların bile zorlanmaksızın yapabildiği fotoğraf çekme işi, bir zamanlar sanattı gerçekten de.

“Şip şak” deyimi ne zaman ortaya çıkmıştır, bilemiyorum.

Fakat fotoğrafçılığın sanat olmaktan çıkmaya başlamasının tarihi de , bu sözün tarihiyle yaşıt olmalı…

***

Böyle diyorum ama, aynı anda da Türk fotoğrafçılığının büyük ustası Ara Güler’in çektiği fotoğrafım geliyor aklıma…

O sırada görevli olduğum büyük bir yayın kuruluşunda çalışanların fotoğraflarını çekmek için gelmişti…

Sırada pek çok kişi olduğu için hızlı çalışıyordu.

Benden azıcık beklememi istedi ve sonra belki bir iki dakika daha fazla zaman ayırdı…

Fakat o birkaç dakikanın ürünü siyah beyaz portre, kişiliğimi en çok yansıtanların başında gelenlerdendir.

Usta bir ressamın bir kaç çizgi ya da fırça vuruşuyla bir anda bir sanat yapıtı oluşturabilmesi gibi, usta fotoğrafçının da neyi görüp nasıl yansıtması gerektiğini bir anda görüp gerçekleştirebildiğini o zaman anlamış, hayranlık duymuştum.

***

Yaşamlarımızın tanığı olan fotoğraf sanatçılarına büyük gönül borcumuz vardır.

Benim için onarın başında İsa Çelik kardeşim gelir.

1960 yıllardan bu günlere, pek çok sanatçımızın, şairimizin, yazarımızın yaşamları gibi, arkadaşlarım ve en yakınlarımla birlikte benim yaşamım da onun objektifinden adım adım izlenebilir.

İsa Çelik’in sanatı ve genel olarak fotoğraf sanatı üstüne birkaç yıl önce yazmış, sevgili arkadaşıma, sanatına olan gönül borcumu dile getirmiştim…

Bir başka büyük gönül borcum, ülkemden ayrılmak zorunda kaldığım 1984 yılında, Stockholm’de, beni dalları karlarla örtülmüş bir çam ağacının altında gösteren fotoğrafıyla, Lütfi Özkök ağabeyedir…

O gün konuştuklarımız, yiyip içtiklerimiz, o günlerin kendisi gibi geçip gittiler, unutuldular…

Fakat o fotoğraf, bir şiir dizesi gibi yaşamını sürdürüyor…

***

Yaşamında iz bırakan, fotoğraf sanatını bir derviş sabrı, bağlılığı ve özverisiyle sürdüren iki arkadaşımdan daha söz etmek isterim…

Biri Vedat Açıkalın, öteki Mahmut Turgut arkadaşlarımdır.

Yine sürgün yıllarım olan 80’lerde, yolumun düştüğü Sydney’de, her biri bir sanat yapıtı değerindeki fotoğraflarıyla o günleri unutulmazlaştıran Vedat Açıkalın, gerçek anlamıyla bir fotoğraf dervişidir.

Onunla bu yıl İzmir’de, Foça’da da karşılaştık.

Kamerasıyla çevrenizde dolaşmaya başladığında öylesine kaptırır ki kendisini, bir başka zaman ve uzam boyutuna geçmiş olduğunu hissedersiniz…

Aynı şeyi, son yıllardaki sanatçı ve yazar fotoğrafları ve portreleriyle yaşamlarımıza tanıklık eden, kültür yaşamınıza görsel katkılar sağlayan Mahmut Turgut için de söylemeliyim…

Fotoğraf sanatının bir sessiz, alçak gönüllü, aynı ölçüde de yaratıcı, keskin görüşlü sevdalısı da odur…

Onun, portre çalışmalarının yanı sıra, “oto-grafik” adını verdiği çalışmalarındaki incelikleri ve bunlarla fotoğraf sanatına yaptığı katkıyı iyi anlayıp değerlendirmede, sanat eleştirmeni Kaya Özsezgin’ın(Mahmut Turgut’un web sitesinde okunabilecek) “Soyut Düzlemde Bir Ayrıntı Fotoğrafçılığı” başlıklı yazsısı yol gösterici olacaktır.

Sanat yaşamına şiirle başlayan Mahmut Turgut, bu çalışmalarıyla da bir resim ustası kimliğiyle karşımıza çıkıyor.

Son yıllardaki porte çalışmalarından “Yüreğimdeki Çiçekler” ile de bu gün yaşamda olmayan yazar ve sanatçılara gönül borcunu ödeyen Mahmut Turgut’a ve fotoğraf sanatçılarımıza, asıl bizlerin büyük gönül borcumuz var.