YASAL MAHALLE BASKISI

Okurlarımdan Şükrü Kır’dan ,mahalle baskısı konulu yazımla ilgili bir ileti aldım. Sayın Kır, mahalle baskısının benzerinin toplu taşıma araçları, stadyum, park meydan , kamusal ve özel işyerlerinde, devlet dairelerinde de geçerli olduğunu söylüyor ve bu durumda daha kapsayıcı olarak “mahalle baskısı” yerine “çevre baskısı”nı öneriyor.

Değerli okurumun, önerisinin değerlendirmesini konunun uzmanlarına bırakırken, bir noktayı vurgulamak istiyorum:

Aslında ister mahalle baskısı deyin, ister çevre baskısı, söz konusu baskının devletten, veya herhangi bir resmi kurumdan gelmeyip, aşağıdan kendiliğinden oluşan bir tepki şeklinde kendini göstermesi gerekirken, her kavramı kendimize özgü yapımıza uyduran bizde öyle olmayıp, tepeden oluşturulur.

Şu öğrenci evlerine meselesine bakın!Vahim olduğu kadar da komik değil mi?

Nereden çıktı tartışma, muhafazakar basından mı?

Kız erkek bir arada kalınan “öğrenci evleri”ne karşı, Anadolu’nun dört bir yanında halktan yükselen tepkilerden mi?

Her yerde kız erkek birlikte kalınan öğrenci evleri mi var?

Yooo!

Ne yandaş medyada böyle bir konu vardı, ne de herhangi bir yerde böyle bir tepki…

***

Bütün tartışma Başbakan’n bir konuşması üzerine başlayıp, alevlendi ve bacayı sardı.

Kısacası, aşağıdan gelen sivil bir tepki değil söz konusu olan. Tam tersine,devletin tepesinden gelen uyarı ile tahrik edildi tartışma ve böyle bir olay olup olmadığına bakılmaksızın, ateş bacayı sardı.

Burada da, mış gibi sistemiyle yönetilen Türkiye’de yeni bir çarpıtma daha yaşandı, tabandan gelen sivil tepki olması gereken baskı, doğrudan devletten gelen resmi bir davet ile oluşturulmaya çalışıldı.

Çarpıklık ortada, artık buna ne mahalle ne de çevre baskısı denir, bu doğrudan doğruya despottan sadır olan, resmi bir baskıdır, halktan kaynaklanmaz halk bindirilmiş kıtalar gibi, devletin çağrısıyla harekete geçer.

Olay bana bu sütunlarda başka vesilelerle sözünü ettiğim Ray Bradburry’nin Fahreinheit 451 adlı yapıtını anımsattı.

Eserde kitabın yasaklandığı, kitap okuyanların ötekileştirildiği ülkede devletin itfaiyecilerinin durumu anlatılır.

Devlet itfaiye teşkilatını kurarken, yangını söndürmeyi amaçlamak yerine kitapları takip edip, bulunduğu yerde yakma işlevini ona yüklemiştir.

Tıpkı bizde mahalle ya da çevre baskısı karşısında azınlığın hakkını korumak için harekete geçerek onları bastırmakla mükellef olan devletin baskıyı tahrik etmesi gibi…

Hani neredeyse sistemimizde mahalle baskısı bir anayasal kurum halini alacak.

***

Tek parti döneminin ünlü siyasetçilerden biri şöyle demişti:

-Biz bize benzeriz.

Herhalde, biz hiçbir şeye benzemeyiz demek istemiyordu hazret.

Her neyse, tartışmayı bir yana bırakalım da. Osmanlı dönemindeki mahalle baskısı fıkrasıyla gülelim:

Osmanlı’nın son dönemlerinde, bir zamanlar Dahiliye Nazırlığı da yapmış bulunan bir Paşa’nın oğlu, Paris’te resim tahsilini tamamlayıp memlekete dönmüş.

Saf delikanlı, Pera’da değil, muhafazakar bir semtte atölye tutmuş, kısa süre sonra gelen giden modeller, mahallelinin tepkisini çekmiş.

Nihayet bir gün, başta imam efendi, zaptiyeler, mahalle halkı basmışlar atölyeyi, ressam ile birlikte cıbıl modeli alıp, ite kaka karakola götürmüşler, komiserin önüne çıkarmışlar.

Ne yaptıkları sorulduğunda resim yapıyorduk diyen paşazade ressam kendini tanıtınca,komiserde şafak atmış dönmüş oradakilere azarlamış:

-Adam resim yapıyor, sanat bu be sanat!.. Bre yıkılın karşımdan cahil herifler!

Mahallenin külhanisi olaya mim koymuş Bir gün gacosunu almış yanına, tam aleme dalmışlar ki, zart baskın!…

Çıkarmışlar zaptiyenin huzuruna durumu anlatmışlar, zaptiye sormuş:

-Ne yapıyorsun bre kavat?

Bizimki yılışmış:

-Eee biz, hayatta hiç resim yapmayacak mıyız be komserim?…