DESPOT ORTAK ALMAZ

Yıllar önce, daha Erbakan’ın, Başbakanlık koltuğunda oturduğu dönemde Antalya Akdeniz Üniversitesi’nin düzenlediği konusu laiklik olan bir panel için bir araya gelen panelistler arasında bulunan bir emekli general ile toplantıdan sonra yaptığımız özel sohbette irticaın ne büyük bir tehlike olduğunu farkında olduklarının, bir kez daha altını çiziyordu:

-Özellikle de ilk hedefleri, TSK’dır. Çünkü birlirler ki, onu tasfiye etmeden iktidarı tümüyle ele geçirmeleri imkansız olduğunu çok iyi bilirler.

Muhatabım, kendisine göre ,büyük tehlikenin ,o sırada Başbakanlığa kadar tırmanmış olan Erbakan olmayıp, Fethullah Hoca Cemaati olduğunu belirtiyordu.

Başbakan ve Fethullah Hoca cemaati arasında, dershaneler konusunda, patlak veren çatışmayı yaşarken, bu konuşma geldi aklıma.

Dershaneler konusu gündeme gelince, Kimileri ciddi ciddi, dershanelerin eğitim sistemi için gerekli olup, olmadığı tartışılıyor sanarak, görüş bildirdi.

Kimileri, bu iktidarın gerçekten eğitimi düzeltmek gibi bir niyeti var sanarak, daha iyi bir eğitim için neler yapılması gerektiğini sıralamaya başladı.

Oysa olayın özü eğitim sistemi değildi. Dindar ve kindar gençler isteyen “Tayyibizm”in dinci ve kinci eğitim sistemi, o durdukça var olacak ve dershaneler olsa da olmasa da eğitimin özü değişmeyecektir.

***

Son günlerde dershaneler konusunda yoğunlaşan çekişme aslında iktidar kavgasıdır.

Bu iktidar kavgasının taraflarının güçlerini irdelerken “Papa bu işe ne der?” sorusuyla karşılaştığında, “Papanın kaç tümeni var?” yanıtıyla işi sayı hesabına döken Hitler’in mantığıyla hareket edip de, “canım nihayet cemaatin ne kadar oyu var ki?” diyerek, bir zamanlar TSK’da beyin görevi yapmış kişilerin Erbakan’dan daha fazla önemsedikleri, Fethullah Hoca ve cemaatini küçümsememek gerek.

Tabii burada, “eğer Tayyip Erdoğan, ‘Cemaat’in gücünü doğru hesaplasaydı, böyle bir savaşa girmezdi,” demek istemiyoruz.

Tam tersine kimilerinin gerçekleşebileceğine bile ihtimal vermedikleri bu çatışmanın er veya geç bir gün koşulların olgunlaşmasıyla patlak vermesini kaçınılmazdı.

Nitekim de öyle oldu.

Çünkü siyasette kimse, koltuk değneği gibi kullanıldıktan sonra zamanı gelince bir kenara atılmayı kabul etmez, desteğinin ve hizmetinin karşılığını ister. Ortaklığın doğal yapısıdır bu.

Ama başlangıçta ortaklık diye adlandırılan işbirliklerine boyun eğenler, güçleri, despotlukları arttıkça, yanlarındakilerden kurtularak, tek başlarına kalmak isterler.

Despot ortak tanımaz. Velev ki, irtica konusunda olsun, despotlukta ortaklık olmaz.

Şu anda yaşamakta olduğumuz işte bu olgudur.

***

Despotlar da, iktidara ittifaklarla tırmanır, tırmanış sırasında kimi vaatlerde bulunur.

Ama o vaatlerde bulunduğu kimilerine, “daha beraber yürüdük bu yollarda” diye nameler düzerken, “ne zaman kurtulacağım bu safradan?” hesabını da aynı anda yapmaktadır.

Despot tırmandıkça, ittifaklarından arınmaya,çabalar ve başarırsa nihayet zirvede tek başına kalır.

Artık en güçlü ve de en zayıf zamanındadır.

Bu olguya bir anlamda “despotluğun diyalektiği” de diyebiliriz.

Onun kendini zirvede ortaksız tek başına hissettiği an, eski gücünün temelini oluşturan eski müttefiklerinin, yaşadıkları düş kırıklığı karşısında, eski ortağa karşı, yeni ittifaklar ağını oluşturmaya başladıkları andır.

Gurur verici rakipsizlik, keyiflendirici ortaksızlık, artık tehlikeli bir yalnızlıktır.

Despotun karşısındaki ortaklıklar da , o güçlerin her birine kendi ağırlıklarının üstünde bir önem kazandırmıştır…

Ve bu defa “beraber yürüyenler bu yollarda” artık onlardır.

Başlangıçta, şerefli sanılan sonra tehlikeli olduğu telaşla algılanan yalnızlığın, önce iç politika mı, yoksa dış politika alınında mı, başlayacağı ve sonuçta hangisinin daha etkili olacağı her despotizmin kendi özelliklerine göre değişir.