DURUŞMA SALONLARI BÜYÜDÜKÇE

Çağdaş Hukukçular Derneği yöneticisi avukatlar, tutuklandıktan sonra tam 11 ay yargıç karşısına çıkmayı beklediler. 24 Aralık tarihinde mahkeme önüne çıktıklarında, sanıklardan Selçuk Kozağaçlı, bunca zaman söz söyleme olanağı bulamadan bekliyor olmanın haksızlığına isyan olarak, “biz bu mikrofonun ne kadar değerli olduğunu biliyoruz” diyordu, savunmasına başlarken…

Tutuklu avukatlar; ciddiyeti olmayan, şişirme bir iddianameyle, aslında tüm avukatlara yönelik olarak yapılan suçlamaları, hayatın ve hukukun her alanından örnekler ve sağlam argümanlarla alt etme becerilerine güveniyorlardı. Onlar, yaşamlarını haksızlıklarla, hukuk cambazlıklarıyla savaşım ile geçirmişlerdi. Ucuz suçlamalar, fırsat verildiğinde, elbette en çarpıcı biçimde yanıtını bulacaktı. Erken ceza anlamındaki tutukluluk uzadıkça, adalet suskunlaşıyor, söylenecek sözün önemi artıyordu. Onlar, yaşadıkları haksızlığı, sözün dirilen gücüyle vuracaklardı. Mikrofona kavuşmak bunun için önem ve değer kazanıyordu.

Tutuklusunuz. 11 ay sonra, adalet sarayına ulaşmak, mikrofona kavuşmak, kendinizi savunmak için yola çıkıyorsunuz. Ama gide gide bir arpa boyu ancak yol alıyorsunuz. Çünkü gittiğiniz yer “cezaevi kompleksi” içinde başka bir yapı. Bir türlü cezaevi dışına çıkamıyorsunuz. Adaletin gözü bağlıdır hep. Farkına varmamış olabilir mi, cezaevinde olduğunun! Bu bir mesaj bu olmamalı diye düşünüyorsunuz.

Her yer jandarma. Yollar kesilmiş. Sadece bir yöne kanalize ediliyor avukatlar ve davayı izleyecekler. Sonunda “görkemli” duruşma salonuna ulaşıyorsunuz. Bu kez, her yer avukat. Türkiye’nin dört bir yanından 600 kadar avukat gelmiş arkadaşlarını savunmaya. Otuzdan fazla barodan temsilciler var salonda. Türkiye Barolar Birliği orada. Yurtdışından çok sayıda gelen var. Yargı örgütü temsilcileri, milletvekilleri, sanık yakınları salonu doldurmuş.

Görenler bilir, avukatların yargılandığı salon, Türkiye’nin en büyük duruşma salonu. Modern bir görüntüsü var.

Yüzlerce sanığın bir arada yargılanabilmesi için yeni yapılıp bitirilmiş. Görür görmez, bu denli büyük bir yargılama salonu hangi ihtiyaç için düşünülmüş olabilir, acaba hangi tür ülkelerde böyle duruşma salonları olur, diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Üstelik yanıtını bile bile… Salonda savunma avukatları elbet unutulmamış. 500 avukat için yer ayrılmış. Yargılamanın bildiğimiz mizansenine uygun görünüyor her şey. Görüntü tastamam.

Duruşma salonu, uzak, sapa bir yerde. Türkiye’nin bir dönemine damgasını şimdiden vurmuş, “Silivri Cezaevi Kompleksi” içinde. Bu, duruşma salonuna yeterince ürkütücü bir hava katıyor. Salon ısıtılmış, ama insanın içi bir türlü ısınmıyor. Bir şeylerin eksikliğini hissediyorsunuz. Resmen üşüyorsunuz…

Mahkeme yerini alıyor. Duruşma başlıyor. Yargıçlar anlayışlı gözüküyor. Biraz sonra başlayacak “savunmalardan etkilenmeye açık” bir yargıçlar kurulu var karşımızda, mı demeliyiz? Yoksa aksi mi? Çünkü burası Silivri.

Yaşananlardan, deneyimlerimizden öğrendiğimiz bir sonuç var: siz savunmalarınızı nasıl yaparsanız yapın, biz bildiğimizi söyleriz. Ayrıca biliyoruz, Silivri avukattan hoşlanmaz! Acaba, dedirtiyor tüm önceki yaşananlar. Fark etmez diyor, savunmanın gür sesi: İki türlü din vardır. Zenginlerin dini, yoksulların dini. Herkesin tanrısı kendisine.

Biz yoksulların tanrısına inanırız. 18 yıl avukatlık yaptım, bu ülkede kimin hapis yattığını, yatacağını bilirim!

Salonda her yer mikrofon ve kamera. Kayıt altındasınız. Silivri’nin ne demek olduğunu çoktan öğrendik:

Cumhuriyetle, yeni Türkiye’nin hesaplaşma arenası. Otoriterliğin simgesi. Yargının siyasallaştığı, hukukun araçsallaştığı yer. Avukatların kara mabedi.

Duruşma salonları gittikçe büyüyor. Cezaevleri çoğalıyor.

Hukuk küçülüyor…