YALANI YENEBİLMEK…

Annelerin ninnilerinden 
spikerin okuduğu habere kadar, 
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı, 
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık, 
anlamak gideni ve gelmekte olanı… 
Nâzım Hikmet’in 1946 yılında yazdığı Beş Satırla adlı şiir…

2014’ün bu ilk gününde, bu yepyeni bembeyaz sayfasında bir pusula gibi duruyor:

Yürekte, haberde, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı… 
Yorucu oldu 2013. Olağanüstü hareketli, gergin. Ama bir yandan da umut verici. O yüzden nankörlük etmeyelim. İçine tıkıldığımız dehlizden bizi dışarıya çıkaran bir yıl oldu 2013. Meydanlara sığamadık, bağırmaktan, yalanı, rüşveti, hukuksuzlukları, talanı, tepemize çöken baskıyı haykırmaktan… Baskıcı, bağnaz, otoriter iktidarın tüm dışladıklarının birleştiği efsanevi Gezi Direnişi başlangıçlardan biri oldu. Diğeri ise bizlerin dışında gelişen, sadece seyirci olduğumuz hükümetcemaat çatışması. Daha doğrusu erk, çıkar savaşı…

Fillerin tepişmesi ile birlikte Türkiye’de yıllar boyu halının altına süpürülen tüm pislik, yalan, dolan da artık kabına sığamaz oldu ve dışarı taştı..TOMA’nın önüne uzatılan kırmızı karanfil nasıl direnişin simgesi olduysa, ayakkabı kutusu da rüşvet ve yolsuzlukların… 
Açıldı Pandora’nın kutusu artık. Şimdi sıra yalanı yenebilmekte büyük ustanın dediği gibi. Yalan söylemenin bir yaşam biçimi haline geldiği bizim gibi ülkelerde bu hayli zor. Çünkü ağızlardan çıkan ile gerçekler arasındaki fark dağlar kadar…

Herkes bunu biliyor. Daha doğrusu oyun böyle oynanıyor. Aşabilmek ancak bir zihinsel eşik değişikliği ile mümkün. Belki önce kendimizden başlamalıyız; kendimizi kandırmaktan, kafaları kuma gömmekten vazgeçerek…

Dostluklar, arkadaşlıklar, aile bağları… Nelerin üzerini örtüyoruz? Neleri “yarınlara” erteliyoruz? Hangileri gerçek? Ve biz ne kadar uzaklaşıyoruz gerçeklikten? Küçük bir örnek. Basit ve masum… Gezi olaylarının ardından herkes “ben ne yapabilirim?” arayışı içine girdi; biliyorsunuz. Büyük heveslerle gruplar oluştu, sürekli toplantılar yapıldı. Ya sonra? Ne kadarı ilerleyebildi? Vazgeçtik mi? Nasıl bahaneler bulduk acaba kendimize? Nasıl kandırdık kendimizi? 
“Aman düzen bozulmasın”, “aman buna bulaşmayayım”, “neme lazım ben karışmayayım, başım ağrımasın” gibi oportünist söylemlere sığınmayı artık bırakacağım diyenler acaba gerçekten bıraktılar mı? 
O yüzden belki önce yürekte yenebilmek yalanı… 
Ondan sonra etrafa bakmak… Kirlilik sadece siyasette değil ki? Mersin’de sahilde, yüzgecine parke taşı bağlanmış bulunan ölü caretta’ya bunu yapanlar, bindiği servis aracında telefonda Kürtçe konuşan gencin üzerine saldıranlar, “Sen Yahudi misin?” diye durakta metrobüs bekleyen genç kızı hırpalayanlar, Kadıköy’de cami imamının Hıristiyandan dost olmaz fetvasının ardından kilise kapısının önüne defalarca tüküren genç adam… 
Kim bunlar? Bu ülkenin insanları…

Belki de yan yana geldiğimiz, aynı marketten alışveriş yaptığımız kişiler… Artık kabına sığamayıp taşan yalan dolanın, pisliklerin, hırsızlıkların bir ucu da yozlaşmaya, insani değerlerin erozyonuna uzanıyor. Din sömürüsü, alt kimliklerin yüceltilmesi, cehaletin körüklenmesi ne kadar işin bir yönü ise, tüketim ekonomisi üzerine kurulu sistem olayın diğer ucu… Öncelikle bunu anlayıp, kabul edelim. 
2014’ün ilk günü bugün. Yeni bir başlangıç… Yalansız hilesiz olabildiğince sadeleşmiş, yüreğini doğaya çevirmiş bir yaşam biçimi imkânsız değil. Yeter ki isteyelim… İlk adımı kendi içimizde atarak…