AYIP TEDAVÜLDEN KALKINCA

İktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi ile onun ideolojik müttefiki Fetullah Gülen Cemaati arasında patlak veren çatışma bize neler öğretti?

İslamiyet ile dürüst insan arasında her zaman doğru orantı olmadığını! Teorik olarak bugüne kadar yazılı olan
birikimden hiç kuşkusu olmayanlar bile artık dini kendilerine bayrak yapanlara eskisi kadar inanmıyorlar.

“İnançlı insan, çalmaz, yalan söylemez!”

Böyle sanılıyordu, inançlı insanların para-pul ile kuvvetli bağları olmaz kabul edilirdi. Bütün uğraşları “öbür dünya” içindi! Bu dünya bir sınavdı. Burada yaşananlar ve yapılarların hesabı öbür dünyada sorulacaktı.

Aleni olarak görüldü ki, İslam bayrağını göndere çekmiş gibi ortalıkta gezinenler, öbür dünyayı yoksullara armağan edip, bu dünyanın dibine vuruyorlar!

Mal, mülk, TL, dolar, Euro, altın, döviz, ceviz ile birlikte din, ahlak, günah, ayıp her şeyin üstünden tek adım atlayarak geçmişler.

Bunları şaşkınlıkla izleyenler haklı olarak soruyorlar:

-İslam ilmini derinlemesine özümsediklerini ilan edenler, yüksek ahlaklı Müslümanlığı kimselere bırakmayanlar, nasıl bu kadar sahtekâr olabildiler?

Başka sorular da var:

-Acaba hep böyle ahlaksız ve sahtekârlardı da kendilerini mi iyi gizlediler?

Yüksek ahlakın basit bir ölçütü var!

Türkiyeli Abhazların (Abazalar) saygın isimlerinden Atay Ceyşakar 2004 yılında kendi anavatanını bize gezdirirken böylesi bir örnek vermişti:

-Tek tanrılı dinlerin ölüm korkusu (ölünce öbür dünyada bunun hesabını verirsin) yapmaya çalıştıklarını bizim atalarımız 2000 yıl önce bir kelimeyle halletmişler…

-Nasıl?

-Ayıp!

Bu “sihirli” kelime bir zamanlar Türkiye’de de kullanılırdı. O zamanlar ülke fakirdi. Zenginleri bile çok zengin değildi.

Para da en yüksek değer kabul edilmezdi.

Türkiye’nin üzerinden önce 12 Eylül ve serbest piyasa geçti, sonra İleri demokrasiciler…

Birinciler “Benim memurum işini bilir” dedi.

İkinciler “Ben ülkemi pazarlarım” cümlesiyle tarihe geçti.

Geldik bugünlere…

Aldıkları oylara ihanet edip görmeyen gözleri açtılar. Tarihe de “ayıp ile bağlarını kesmişler” markasıyla geçtiler:

-Yüksek ahlaklı (görünen) Müslümanlar!

Polonezköy’ü yiyebilir miyiz?

Belediye Başkanı Muharrem Ergül döneminde yaptığımız Beykoz Sözlü Tarih kitaplarından ilkini (Yüzyıllık Beykoz Hikayeleri) Polonezköy’de eski bir köy evinde yazmıştım.

Öğlenleri yemek için dışarı çıkıyor, sonra tekrar eve kapanıyordum. Bir öğle yemeğinde Karçma-Kriha restoranın şef garsonu Asım Çatı, yeni gelen müşterilerin masasına gitti:

-Buyurun efendim, size ne ikram edelim?

Boynu altın zincirli iri göbekli müşteri etrafa bakarak “burada” dedi:

-Arsaların metrekaresi kaça?

-Çok pahalı efendim, Nişantaşı gibi düşünün…

Bu yanıttın hoşlanmayan “müşteri” bu sefer mülkiyet ilişkisine girdi:

-Burası kimin?

-Daniel Ohotski’nin…

-Nereli?

-Polonyalı!

Müşteri “vay be, Polonya’dan kalk gel, bu güzelim yeri al” dedi ve ekledi:

-Ne zaman gelmiş Polonya’dan?

-1842’de efendim!

Karnı aç, gözü daha aç ve derinlemesine cahil olan müşterinin kafası alabildiğine karışmıştı:

-Sen bize ızgara bir şeyler getir diyerek Asım’ı savuşturdu.

Şimdi bunları niye yazdım değil mi?

Bu derin cahil kişilik aradan geçen yıllarda boş durmamış, çalışmış didinmiş ve Milliyet’ten Arif Balkan’ın haberine
manşet olmuş:

“Polonezköy İçin Kritik 10 Gün.”

Haber şöyle devam ediyor: Polonezköy’ü yapılaşmaya açacak olan imar planına itiraz etmeye hazırlanan Şehir Plancıları ve Çevre Mühendisleri Odası ile köy muhtarlığı “Yeşili Betonlaştırmayacağız” dediler.

Adam gelip yemek yiyeceğine köyü yemek isteyince işte böyle oluyor!

Neyse ki TMMOB var! Her itirazı bir köy, bir, kent yaşam alanı, bir tarih için alarm sireni olarak uyandırıyor bizleri!..

-Polonezköy’ü size yedirtmeyeceğiz!