BU YERLEŞİMİ KİME VERELİM?

Türkiye’nin her yerinde belediye başkanlığı için yarışan aday adaylarının afişleri, pankartları, flamaları, fotoğrafları, sloganlarıyla donanmış vaziyette… Büyük bir çoğunluğu ad-soyadlarının üzerine şöyle bir tanıtım cümlesi yerleştiriyorlar:

“Yalanşehir Belediye Başkan A.Adayı!”

Gazetelere de tam sayfa ilan vererek adaylıklarını pekiştiriyorlar. Önceki gün bir tam sayfa ilana üstten bakanlar “Aaa..” dediler:

-Uydurukkent belediye başkan adayı belli olmuş!

Dikkatli bakınca bunun bir aday değil, aday adayı ilanı olduğu ortaya çıkıyordu.

Adayları halk belirlemiyor. Partilerin merkez karar ve yönetim organları aday adayları arasından birini seçip, “işte budur” diyor:

-Sizin oy vereceğiniz adayımız!

Hiçbir parti sahici önseçim yapmıyor. Önseçim diye yapılanların tümü AKP’nin icadı “eğilim yoklaması” diye üyeler arasında yalandan bir sandık operasyonu ötesine geçmiyor.

O zaman bu aday adayları caddeleri sokakları niye afişlerle donatıyorlar? Daha seçime girmeden çuvalla para harcıyorlar? Kendilerini kime tanıtıyorlar? Afişleri beğenenlerin hiçbir etkisi yok ki!

Partilerin karar mercilerinde bulunanlar aday adaylarını bu afişlerden mi tanıyıp tercih yapacaklar?

Demokrasinin en önemli kriterlerinden biri olan “seçim” yok. Üsttekilerin tercihleri demokrasi için bir katkı olabilir mi?

Peki bu aday tespitleri nasıl yapılıyor?

Tıpkı YÖK’deki gibi, en fazla oy alan değil, ilk üçe-dörde girenler arasından bir değerlendirme ile aday belirleniyor.

Eee bunun 12 Eylül yöntemleriyle ne farkı var?

Büyük bir kandırmaca yaşanıyor. Bütün partiler de buna dahil!

Eğer Aziz Nesin Ağabeyimiz hayatta olsaydı, bu sahte ön seçimlerle ilgili olarak epeyce mizah öyküsü yazabilirdi.

Merkez Karar ve Yönetim Kurulu toplantısında belediye başkan adayları saptaması yapılacaktır. İdari sekreter veya koordinatör toplantıyı açıyor:

-Gündemimiz belediye başkan adaylarının tespitidir!

Aday adaylarının dosyaları açılıyor. Aday adaylarının isimleri ve seçim bölgesi birlikte değerlendiriliyor. En gerçek soru ortaya atılıyor:

-Bu yerleşimi kime verelim?

‘Vatan Başbakandır!’

İktidarının ilk yıllarında AKP lideri ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şimdiki “ölçüleri” yoktu. Avrupa Birliği normlarına uyum sağlamak için birikmiş ne kadar sözleşme varsa hepsini harıl harıl imzalıyordu.

Aman bir terslik meydana gelmesin. Bizim parti kapatılmasın. Benim siyaset yapma hakkım elimden alınmasın! Esas kaygı buydu. Avrupalı liderler ise bu kadar süratli gelişmeyi iyi niyetle (biraz da saflıkla) şöyle değerlendiriyorlardı:

-Erdoğan başımızı döndürüyor!

Başbakan, kendisini ve partisini garanti altına aldıktan sonra, durdu ve arkasına yaslandı. Geçmişe baktı. O dönemlerde neler yapılmıştı. Hepsini tek tek sandıktan çıkartıp, iktidarını koruyup kollamak için zamanı geldiğinde piyasa sürdü.

Bunların başında da “vatan sevgisi” ile “vatan hainliği” standartları geliyordu.

Eskiler daha toplumsal temalar üzerinde çalışmışlardı: Vatan elden gidiyor, vatan bölünüyor, milletimiz canımızdır.

Bunlara karşı duranların canını alırız!

AKP ülkeye “ileri demokrasi” getirdiği için “birey” öne çıkmıştı. Ölçüler de “birey” üzerinden alınmaya başladı:

-Başbakanı sevip, saymayan, onu dinlemeyen, dinleyip anlamayan, tasdik etmeyen, alkışlamayan, inanmayan, ona
karşı tavırsız olan, onu savunmayan herkes vatan hainidir!

Nazım Hikmet ünlü “Vatan Haini” şiirindeki;

Vatan çiftliklerinizse
Kazalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan
Vatan şose boylarında gebermekse açlıktan…

dizeleri de artık çok gerilerde kaldı, şimdi tek ölçü var:

-Vatan Başbakandır!