ABDİ İPEKÇİ YAŞIYOR!

Milliyet gazetesini kuran ve ilk genel yayın yönetmeni olan Abdi İpekçi 1 Şubat 2014’te (bugün) Zincinlikuyu’daki mezarı başında ailesi, eski arkadaşları, onun yolundan ilerlemeye karar vermiş genç gazetecilerle birlikte anılacak.

Abdi İpekçi, 1979 yılının 1 Şubat günü Nişantaşı’ndaki evinin önünde ülkücü katil Mehmet Ali Ağca tarafından tabanca ile vurularak öldürüldü.

O yıllarda (12 Eylül öncesi) böylesi cinayetler “karanlık güçler” diye bir sis perdesinin arkasına itelenip saklanıyor, failleri bulunamıyordu. Onun yerine Abdi İpekçi gibi değerli aydınların katillerinin bulunmasını talep edenlerin üzerine gidiliyordu!

Genç kuşak gazeteciler için birkaç not düşmek gerekiyor, Abdi İpekçi için. Geçen yıl Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkanı Orhan Erinç, Zincirlikuyu’da yaptığı konuşmada şöyle demişti:

-Abdi İpekçi Genel Yayın Yönetmeni olmasına karşın kendisini patron temsilcisi olarak görmezdi!

Şimdilerde böyle bir tepe yöneticisi var mı? Ayrıca olmak ister mi? Patronla arasına “mesafe koyan” bir genel yayın yönetmeni, düşünebiliyor musunuz?

Abdi İpekçi gazeteciliğinin ne olduğunu iyi anlayabilmek için onunla birlikte uzun yıllar çalışmış olan Nail Güreli Ağabeyimiz bir gün şunu anlatmıştı:

-Bir üst düzey parti yöneticisi istifa etmişti. Telefonlara çıkmıyor. Ulaşamıyoruz. Ama sekreteri odasını topluyor.

Biliyoruz ki haber doğru. Abdi Bey, haberi koymazdı. Diğer gazeteler yayınlar, biz yayınlamazdık! İlla ki haberin doğrulatacağız…

Milliyet gazetesinin logosunun altındaki “Basında Güven” bu sayede oluştu. Milliyet yazdıysa doğrudur!

Abdi İpekçi ikili kontrol yapmadan haberi yayınlamazdı. Kızı Nükhet İpekçi İzet, “Babam haberlerde çifte kontrol yaptığı için öldürülmedi.” der… Abdi Bey’in niçin öldürüldüğünü en iyi dönemin 2. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel,
Yener Süsoy’a izah etmişti:

-12 Eylül’ü bir yıl önce yapacaktık fakat OLGUNLAŞMASI için bekledik!

Askeri darbenin zeminin oluşması için seçilmişti Abdi İpekçi… Bu yüzden dönemin özellikle askerleri ve istihbarat birimleri yöneticilerinin bu konu üzerinde ciddi bir özeleştiri yapmaları gerekiyor. Bunların başında da 1. Ordu Komutanı Necdet Uruğ geliyor.

Abdi Bey’in katili Mehmet Ali Ağca’nın, kısa sürede yakalanması dönemin CHP’li İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in o makamda bulunmasıyla doğrudan ilintilidir.

O yıllarda sıkıyönetim vardı. Ağca da 15 günlük gözaltı süresi içinde sorgulanıyordu. İlk günler hemen hiçbir şey söylemedi. Ancak 13. ve 14. güne gelindiğinde kendisini bu işe yönlendirenle ilgili ipuçları vermeye başladı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan ek sorgu süresi istedi.

Düşünün dönemin en önemli cinayeti çözülmek üzere… Bir katilin ister 15 gün ister 30 gün fazla sorgulansın, ne önemi olabilir ki? Sıkıyönetim Komutanı Necdet Uruğ, bu izni vermedi. Ağca, Maltepe Askeri Cezaevine konuldu.

Sonra da oradan kaçırıldı!!?

Hasan Fehmi Güneş, aynen şu tespiti yapmıştı:

-Ağca iç güvenlik güçlerinin elinden alındı ve salındı!

Abdi İpekçi ilkeleriyle gazeteciliğe kattıklarıyla kitleleri özellikle de genç gazetecileri etkilemeye devam ediyorsa söylenecek tek cümle vardır:

-Abdi İpekçi yaşıyor!

Nazlıcan’ın Babası Tuncay

Ergenekon Davası’nda iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan gazeteci Tuncay Özkan’ın bilmediği bir şey var:

-Benim suçum ne?

Bunu Özkan’ın yakınları gibi iddia makamı da tam olarak izah edemedi. Sadece Tuncay’ı mahkûm ettiler!

Silivri duruşmaları sırasında Tuncay Özkan’ın yürekli kızı Nazlıcan ortaya çıktı ve haksızlıklara, babasına yapılandan öte bir bakış açısıyla itiraz etti. Bu arada ona yapılanları kamuoyu daha sonra öğrendi. İçinde bulunulan dönem itibarıyla “sakıncalı” bir kişinin kızıydı!.. Ona da belli bir fatura çıkartılmıştı, okuduğu okul tarafından… Okulun adı önemli değil. Çünkü bunu yapanlar günü-birlik yöneticiler. Yoksa okul köklü bir eğitim kurumu niteliğini koruyor.

Tuncay Özkan yılların ünlü gazetecisi… Onlarca araştırma kitabı, hikâyeleri, romanları var. Ama bu dönemde onu en fazla ve en anlamlı savunan küçücük bir kız, onun kızı: Nazlıcan!

Bu yüzden dar bir çevrede de olsa Tuncay’dan söz edilirken sıklıkla “Haa!” deniliyor:

-Nazlıcan’ın babası değil mi?

Sonra da büyük bir kahkaha kopuyor!..

Gazeteci Oğuz Güven’in 12 Eylül anılarını topladığı “Zordur Zorda Gülmek” adlı kitabına girecek nitelikte anekdotlar oluşuyor, Nazlıcan ve babası için…

1 Şubat 2014 Cumartesi günü saat: 14.00’te Caddebostan Kültür Merkezi’nde Tuncay Özkan’ın Silivri’deki hücre arkadaşı Mustafa Balbay’ın çağrısıyla bir toplantı yapılacak. Balbay konuşacak. Sonra Nazlıcan, Babası Tuncay Özkan’ın mektubunu okuyacak. Sonra da Özkan’ın kitapları arkadaşları (Mustafa Balbay, Mine Kırıkkanat, Melih Aşık, Ali Sirmen, Ataol Behramoğlu) tarafından imzalanacak!

Toplantının adı ise başlı başına anlamlı:

-Özgürlükte buluşalım!