TARİHE UYGUN BOĞULMAK!

Reyting rekoru kıran “Muhteşem Yüzyıl”da, geçen gün Şehzade Mustafa’nın boğdurulması bölümü canlandırılmış.

Gazetelerimizden biri üşenmemiş, gidip uzmanlığı tartışma götürmeyen Prof. İlber Ortaylı’dan boğulma sahnesinin tarihe uygun olduğuna dair görüş almış.

Şehzade Mustafa’nın adını bir çok Padişah’tan önce, daha küçük bir çocukken öğrenmiştim. Tarih öğretmeni olan annemin birkaç kez şunu söylemişti:

-Şehzade Mustafa boğdurulmamış olsaydı, her şey başka olurdu.

Bu görüşün yaygın olduğunun altını İlber Hoca da çiziyor.

“Şehzade Mustafa boğdurulmasaydı batmazdık” görüşüne Hoca’nın da katıldığını sanmam, o yalnızca yaygınlaşmış bir görüşün altını çizmekle yetiniyor.

Fernand Braudel’in daha Kanuni zamanında imparatorlukta yorgunluk alametlerinin görülmeye başladığı yönündeki görüşünü okuduğumda, şöyle mırıldanmıştım:

-Ne garip, çöküş tam zirvedeyken başlıyor. En uzun günün hemen ertesinde günlerin kısalması gibi…

Her neyse, “Muhteşem Yüzyıl” ın, reytinginin böyle yüksek olması , uzun yıllar çağ dışı kalmış ve üst üste yenilgiler alarak, moral açısından örselenmiş bir toplum olduğumuzdan sık sık tarihin eski parlak dönemlerine kaçıp, sığınmak kolaycılığımızdan mı doğuyor acaba?

***

Tabii burada kaçıp sığındığımız geçmişin, ne kadar gerçekten cereyan etmiş olan geçmiş ne kadarı, söylence olduğu da ayrı bir konu.

Son zamanlardaki Osmanlılık tutkusuna bakıyorum da şaşıp şaşıp kalıyorum. Çünkü, Osmanlı son döneminde pek öykünülecek bir durumda değildi doğrusu. Kendi sınırları diye kabul edilen topraklar üzerinde bile, neyin ne olacağına karar vermek onun elinde değildi. O kadar ki. 1896 Osmanlı Bankası baskınında, kendi başkentinde terör eylemine başvuran Ermeni komitacıları dahi Osmanlı yabancı devletlerin araya girmesi üzerine serbest bırakmak zorunda kalmıştı.

Osmanlı’ya öykünme adı altında, tutuculuk bayrağı açmaya anlam vermek de güç. Çünkü hepimizin bildiği, bizzat Hanedan mensuplarının da dile getirdikleri gibi, Osmanlı’nın son yüzyılı modernleşme çabalarının birbirini izlediği bir dönemdir.

Osmanlı’nın son dönemini kendi gericiliğinin aleti kılma ve onda bulunmayan bir ihtişamı arama çabası tarihe bakışımızı aslında bugünümüz ve geleceğimiz hakkında emellerimizin şekillendirmesinden kaynaklanıyor.

***

Tarihi dizilerin veya romanların tarihi gerçeklerle ne kadar örtüşmesi gerektiği konusuna gelince:

Bir roman ya da dizi, kurmaca olduğuna göre, yüzde yüz tarihi gerçekleri yansıtması beklenemez. Yeter ki, tarihi kişilerin ağzından çıkmamış olan sözler onlara mal edilmeye kalkışılmasın. Bu konuda Toltstoy’un Savaş ve Barış adlı eseri örnek olacak niteliktedir. Orada, hayali kişiler serbestçe canlandırılmış, konuşturulmuş, ama tarihi kişilere mal edilen söz ve davranışların tarihi olaylara uygunluğuna titizlikle uyulmuştur.

Dizilerin 19. yüzyıldaki öncüsü olarak kabul edilen Alexander Dumas kaleme aldığı tarihi romanlarda, geçmiş olayların gerçekten öyle olup olmamasına hiç de aldırmazdı. Örneğin “Üç Silahşörler”in ana kahramanı.

D’Artagnan’ın yaşamı yüzyıllık bir sapmaya maruz bırakılmıştı.

Dumas bu yönde kendisine yöneltilen eleştirilere hiç aldırmaz şöyle yanıtlardı:

-Tarih eserlerimi astığım bir çividir.

Bu yönü yüzünden ünlü yazarlar tarafından küçümsenen ve tarihin ırzına geçmekle suçlanan Dumas’nın şu yanıtı oldukça ilginçtir:

-Evet tarihin ırzına geçiyorum, ama güzel çocuklar yapıyorum.

Biz de tarihini efsanelerden ve dizilerden öğrenen bir toplum olarak şükredebiliriz:

-Geri dönüp şehzade Mustafa’yı kurtarmamız mümkün değildi. Ama çok şükür ki, hiç değilse dizide, tarihe uygun olarak boğdurduk.