BÜYÜK SAHTEKâRLIK!

Gazeteci-yazar Mine Kırıkkanat, meslekte “kavgaya” eğilimli bir kişiliğe sahiptir. Bu yüzden de başını epeyce belaya sokmuştur. Mesela yaşadığımız dönemde, hem AKP’liler hem de Cemaat tarafından hakkında davalar açılmış olması bir fikir verebilir.

Mine’nin son kitabı “Bir Hıristiyan Masalı” yine onu büyük bir kavganın tam orta yerine getirip bırakacak cinsten çalışma… Ama bu sefer Mine Kırıkkanat’ın hedefinde Türkiye’deki siyasi figürler gibi küçük(!) olgular yok. Dünyanın çivisini çıkartacak cinsten bir konuya el atmış:

-Dünyanın dini merkezi kabul edilen Papalığın, temellerinin sahte bir belgeye dayandığını ispatlıyor!

Onun için kitabın alt başlığını “Tarihin En Büyük Sahtekârlığı” olarak koymuş.

Kitap bir doktora tezi niteliğinde… İçinde o kadar çok kanıtlı-kayıtlı belge ve bilgi var ki, okurken kalemi elinizden bırakamıyorsunuz. Örneğin benim elimdeki nüsha karalama defterine döndü, altını çizmediğim satır kalmadı desem yeridir. Bir sonraki sayfada acaba ne var, heyecanıyla merakla okunuyor.

Mine kitabını Fransa’nın büyük filozofu Voltaire’e adamış. Yine “Mine’lik” bir gerekçesi var:

“Voltaire’in yaşadığı 18. Yüzyılda Katolik Kilisesini ve dogmalarını eleştirmek mümkün değildi. 1736’da
“Muhammed” başlıklı bir tragedya yazdı. Görünürde İslamiyet’i eleştiren tragedya aslında Katolik Hıristiyanlığı hedef alıyor, yerden yere vuruyordu!”

Sonra kitabı yazma gerekçesine geliyor, “İmamete muhalefetin ve İslami dogmaları eleştirmenin imkânsız hale geldiği 2014 yılında” diyor:

-Ben de Papalık makamının kurucu yalanını ortaya döküyor, Katolik Kilisesi’nin sahte dogmalarını hedef alıyorum!

Ancak İslami kültürden gelen laik bir araştırmacının yazmaya cesaret edeceği bu kitabı Voltaire’in anısına adıyorum.

Mine’nin kitabı bizi de yakından ilgilendiriyor. Çünkü birinci kahraman Büyük Kostantin’in (Doğu Roma’nın kurucusu-ilk Hıristiyan imparator) bir vasiyetini irdeliyor. Ve bunun “sahte” olduğunu belgelere dayanarak ispat ediyor.

Olay mahalli Kostantinopolis yani İstanbul… Kitap elinizde İstanbul’u geçerek okuyabilirsiniz. Kitapta bulunan her şey, yerli yerinde duruyor çünkü…

Mine Kırıkkanat Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Dinler tarihi üzerine epeyce kafa yordu. Ele aldığı ağır konu sade bir gazetecilik merakının çok ötesinde bir alt yapı gerektiriyordu. O da Mine de fazlasıyla mevcut…

Kitap polisiye roman hissiyle okunuyor, ama kurma olan hiçbir şey yok. Kitap için; İstanbul’u, tarihi, kültürü ve gerçekleri merak edenler için yazar tarafından edebiyat dünyasına sunulmuş “bir armağan” denilebilir:

-Bir Hıristiyan Masalı

Seçim otobüsleri

Siyasi partilerin kitle iletişim için kullandıkları seçim otobüsleri, müzikli minibüsleri, küçük kamyonetleri 1960’lı yıllarda CHP ile yola çıktı. Partinin eski model küçük aracının adı da dönemle ilgiliydi:

Ortanın Solu Otobüsü!

CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit yanına gazetecileri de alır, bu mütevazı araçla Anadolu’yu turlardı. İsmet Paşa (İnönü) de kısa etaplarda otobüse binerdi.

Sonra bu tarz diğer partilerce de benimsendi. Bütün partilerin seçim otobüsleri oldu. Miting alanlarına bu araçlarla, şarkılı türkülü girildi-çıkıldı. Temel özelliği çok yüksek volümlü olmalarıydı. Her yerden duyulabilmeleri kitleleri coşturuyordu. Müziği, anonsu duyan mitinge geliyordu.

Bazen talihsizlikler de olmuyor değildi. Mesela 1991 Seçimleri öncesinde DYP Lideri Süleyman Demirel, Bursa mitingini bitirmiş alandan ayrılıyordu. ANAP ve Turgut Özal’ı kastederek dedi ki:

-İndirin bunları indirin!

Bu cümle ile miting bitti, seçim otobüsü hararet etti. Ses masasında bulunan teknik eleman müziğin volümünü yükseltti. Dönmekte olan kasetten Edip Akbayram’ın gün sesi alanı çınlatmaya başladı:

-Omzumda bunca yük varken/Biri iner biri biner!

Edip’in dediği de oldu gerçekten… Özal, indi Demirel bindi!

Gürültülü Demokrasi

Yüksek volümlü seçim otobüsleri en görkemli yıllarını 1970’lerde yaşadılar. Seksenlerde seçimler fazla heyecan yaratamıyordu, çünkü 12 Eylül sürüyordu. 1990’lar da fena iş yapmadılar.

Ama günümüzde artık halkın arasında bağıra çağıra dolaşan bu “gürültü canavarları” ile seçmenler etkilenebilir mi?

O kadar ilkel kalıyorlar ki!.. Hatta halka rahatsızlık bile veriyorlar. Kentlerin kalabalık yerlerinden anlamsız bir yükseklikte türküler çalarak geçerken cep telefonlarıyla konuşanların iletişimlerini negatif olarak etkiliyorlar. İnsanlar “siyasi ambulanslar” geçene kadar susup beklemeyi tercih ediyorlar.

Bu otobüsler ilk ortaya çıktıklarında, henüz herkesin evinde telefon yoktu. Televizyon sadece devletin tek kanalı ile akşamüstü başlayan yayını ile yetiniyordu. İnsanlar birbirlerine kağıt mektuplar yazıyorlardı.

Oysa şimdi internet 25 yaşına girdi. Herkesin e-posta adresi var. Facebook sayfası ve Twitter hesaplarıyla dünyanın öbür ucuyla bile bağlantı kurabiliyorlar. Sadece bir tweet ile yer yerinden oynayabiliyor.

Siyasi partiler ise, akıllı telefonlarıyla gazeteciliği takla attıran seçmenlerini, gürültü kirliliği yaratarak etkilemeye çalışıyorlar!

Bu propaganda yöntemi sizce başarılı olabilir mi?